KURT DUMANLI HAVAYI SEVER – OYUN İÇİNDE OYUN

KURT DUMANLI HAVAYI SEVER – OYUN İÇİNDE OYUN

 Şubat 22, 2016
kelimei tevhid,lailaheillallah muhammedenrasulullah

KURT DUMANLI HAVAYI SEVER – OYUN İÇİNDE OYUN

Güçlü devletlerin, kendi inançlarını yaymanın bir yolu da, o milletin içinde fitne, anarşi çıkarmak; insanlar birbirleri ile uğraşırken, kendi düşüncesini, kültürünü yaymaktır. Batılı devletler, kendi “Hıristiyanlık” inançlarını yaymak için Osmanlının son zamanları bu yol çok defa denendi. Bunlardan biri de, “Otuzbir Mart Vak’ası” dır.
Gazeteci yazar Ahmet Altan’ın ortaya attığı, “Otuzbir Mart Vak’ası” nın perde arkası, günlerdir gazetelerde, TV’lerde tartışılıyor. Yılların gazetecisi sayın Altan, bugüne kadar bu olay, “Dincilerin ayaklanması” olarak öğretildiği için, toplum olarak “aldatıldığımızı” söylüyor.
Bu olayı ve Osmanlının son devrindeki diğer olayları, hatta zamanımızdaki siyasi olayları tam anlayabilmek için “İttihat ve Terakki” hareketini bilmek gerekir. Bu bilinmedikçe, olayları doğru olarak yorumlamak, anlamak mümkün değildir. Bunun için önce, kısaca İttihat ve Terakki’yi tanıtmak, yarın da Otuzbir Mart olayına değinmek istiyorum.
Osmanlı Devleti, “Hasta Adam” durumuna düşünce, Batılı devletlerin iştahı kabardı. Devleti içeriden yıkarak kendilerine daha çok pay sağlayacak gizli cemiyetler kurdular ve bunlara gizli destek verdiler. İşte bunlardan biri de, 21 Mayıs 1889’da gizli kurulan, İttihâd-ı Osmânî cemiyetidir. Daha sonra İttihat ve Terakki adını aldı. İtalyan Karbonari mason teşkîlâtını örnek alarak kurulan bu gizli cemiyet, hücreler hâlinde teşkilâtlandı. Cemiyet üyeleri, Pâris’te bulunan Jön Türklerle irtibatlı çalışıyorlardı.
Nihai hedef olarak Osmanlı Devletini yok etme gayesini güden, ihtilâlci bir kimliğe sâhip olan ve kurucularının ekseriyetinin mason olması ile dikkat çeken bu cemiyet, ülke içinde veya dışında aynı gaye ile kurulan cemiyetleri kendine çekerek kaynaştırmayı başardı. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da basın kendilerine büyük destek verdi. Zaten İttihatçıları iktidar yapan da basındı.
İttihat ve Terakki, görevi gereği, Devletin başına büyük gâileler açtı. Bir oldu- bittiye getirilerek Osmanlı Devletini, Birinci Dünyâ Harbine soktu. Pek çok vatan toprağı elden gitti; yüz binlerce Müslüman-Türk evlâdı şehid düştü.
İktidarda kaldıkları on senede, üç kıtaya yayılmış altı yüz senelik koca bir imparatorluğu, korkunç bir ihtiras ve cehâlet ile târihin derinliklerine gömen İttihat ve Terakki’dir. En az iki milyon kişiyi cephelerde kar ve tipi altında veya kavurucu çöller ortasında çıplak, aç, susuz bırakarak şehid olmalarına sebeb olan İttihat ve Terakkinin ileri gelenleridir. Birkaç milyon kilometre kare olarak devraldıkları bir memleketi, birkaç yüz bin kilometre kareye kadar küçülttüler.
Bu küçük toprak parçasını da düşman çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver, Talat ve Cemâl paşalar ile doktor Bahaaddîn Şâkir, doktor Nâzım, 30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesini imzâ ettikten bir gün sonra gece yarısı koca Osmanlı Devletini yıktıktan sonra, hıyanetlerine bir yenisini ekleyerek kaçtılar. Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemâl Paşa da Tiflis’te, Ermeniler tarafından öldürüldüler.
İttihatçılar, gerçek yüzlerini hep sakladılar. Menfaatleri neyi gerektiriyorsa, öyle göründüler. Türk ve İslâm düşmanlarıyla işbirliği yaptıkları, bünyelerinde bunlara yer verdikleri halde, Müslüman, Türkçü ve milliyetçi bir çizgi takip eder göründüler. Fakat, Türk ve Müslüman düşmanı Yahudi Emanuel Karaso ve Ermeni Hallaçyan gibileri İttihat ve Terakkinin ileri gelen elemanlarındandı.
Cemiyet; kuruluş, teşkilâtlanma ve faaliyet bakımından farklı özellikler taşıyordu. Cemiyetin yöneticilerinin çoğu masondu. Cemiyeti yöneten genel merkez üyesi yedi kişinin kimlikleri, meşrûtiyet îlân edildikten sonra bile açıklanmadı. Üyeler, masonların merâsimlerine benzer usûllerle cemiyete alınırdı. Rehber üyelerce tavsiye edilen ve uygun görülen kişiler, tahlif heyeti (yemîn kurulu) önünde yemin ederlerdi.
Heyet başkanı, önce cemiyetin gayesini, cemiyet üyeliğinin taşıdığı sorumluluğu aday üyeye anlatır, sonra yemini okurdu. Aday üye, hangi dine inanıyorsa kutsal kitabına, hançer ve tabanca üzerine el basarak yemini tekrarlardı.
Cemiyete giren üye, teşkilâtın gayesi uğruna gerektiğinde canını fedâya hazır olduğunu bu yeminle kabul ediyordu. Ayrıca cemiyetin vereceği özel görevleri yerine getirmek için fedâî şûbeleri kurulmuştu. Fedâîler görev sırasında öldükleri takdirde, cemiyet, âilelerine bakmayı taahhüt ediyordu. Cemiyetin amaçlarına aykırı hareket eden, ihanet eden üyeler için merkez heyetleri, mahkeme gibi yargılama yaparlar ve suçluyu ölümle cezâlandırırlardı.
İşte İttihat ve Terakki buydu. Nihayet on yıllık korku ve zulüm devri bitti. Fakat, geride zihniyetleri kaldı. Halk düşmanlığı, bölücülük, partizanlık hastalıkları, İttihatçıların cemiyetimize adapte ettiği alışık olmadığımız kötü örneklerden sâdece birkaçıdır.

OYUN İÇİNDE OYUN

Hıristiyanlığı yaymadan en büyük engel olarak gördükleri Osmanlı Devleti’ni bir an önce yıkmak için, Batılı güçler, özellikle İngilizler oyun içinde oyun oynuyorlardı. İttihat ve Terakki, Dış güçlerin ve basının desteği ile halka zulmediyor, ordu içinde de kendisine karşı olan, milletini, dînini ve vatanını seven subayları, orduda gençleştirme bahânesiyle tasfiye ediyordu. Bu, halkta ve orduda büyük bir huzursuzluğa sebep oldu.
Bu fırsatı değerlendiren dış mihraklar, Derviş Vahdetî ve arkadaşlarına İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti’ni kurdurdular. Yayın organı olan Volkan Gazetesi ile de İttihat ve Terakki aleyhinde faaliyet gösterdiler. Bugüne kadar bu faaliyet, hep Sultan İkinci Abdülhamîd Han ile irtibatlandırılmak istenmiş ise de hiçbir ilgisinin olmadığı artık kesin olarak anlaşılmıştır. Sultanın aleyhinde olanlar bile bunu itiraf etmektedirler. Aslında, İttihat ve Terakki’yi de, ona karşı hareketi de çıkartan dış güçlerdir. Onların menfaat çatışmasıdır.

Volkan gazetesinde Derviş Vahdetî, Orduda erleri, İttihatçı subaylara karşı kışkırtarak isyan ettirdi. Yüksek seviyede din adamları ayaklanmada yer almadıkları gibi, bu isyana karşı çıkarak beyanname neşrettiler. Sadece din cahili birkaç yobaz destek verdi. 31 Mart gecesi, erler, isyan ederek subaylarını hapsettiler.
Görüşmelerle isyan yatıştırılmışken, kasıtlı olarak çıkartılan “ Meşrutiyet elden gidiyor “ yaygaraları üzerine, isyanı bastırmak için Selanik’teki Üçüncü Ordu mensubu askerlerin ve Edirne’deki İkinci Ordu’nun katılımıyla “Hareket Ordusu” İstanbul’a hareket etti. Zaten esas maksat da buydu. Bu maksatla aylar öncesinden yol güzergahındaki erzak depoları doldurulmuştu. Bunu çok az kimse biliyordu. Askerlerin büyük bir kısmı gerçek durumdan haberdâr olmayıp, padişahı kurtarmaya geldiklerini zannediyorlardı.
Hareket Ordusu İstanbul’a gelince, önce Yıldız Sarayı muhâsara edilerek Abdülhamîd Han hal edildi.

Otuzbir Mart Vak’asının gizli tertipçilerinden filozof Rızâ Tevfik’in aşağıdaki îtirafı bu olay hakkında Türk târihine ışık tutmaktadır: “1908 İhtilâlinden evvel, bizleri başta İngiliz sefiri olmak üzere Fransız, İtalyan sefirleri de çok teşvik ettiler. Onlardan büyük ölçüde fikri destek ve teşvik gördük. Nihâyet hürriyeti îlân ettik!
Bir gün Talât Paşa’ya dedim ki: “Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli teşvik gördük. İşte hürriyeti îlân ettik. Gidelim, bu elçileri ziyâret edelim, teşekkür edelim.”
Evvelâ İngiliz sefâretine gittik. Galatasaray’daki o muhteşem binâyı tam bir ölü sessizliği içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dâhil olmak üzere bütün sefâret erkânı içerdeydi. Fakat bizi karşılayan sefâret kavası, kimi sorduksa “Yok!” dedi. Bir mânâ veremeden döndük.
Oğlum Said, İngiltere’de oturuyordu. Onu ziyârete Londra’ya gitmiştim. Said’e İskoç asilzâdelerinden Lord Nicholson hayli yardım etmişti. Hem bu alâkalarına teşekkür etmek, hem de eski dostluğu bir daha ihyâ eylemek üzere ziyârete gittim. Sohbet sırasında İstanbul sefâretinin bize gösterdiği o soğuk karşılama hatırıma geldi. Lord’a sebebini sordum:
“Dostum Rızâ Tevfik Bey… Biz sizleri teşvik ettik. Büyük bir netice bekliyorduk. İhtilâl olacak; Sultan’la beraber temsil ettiği hilâfet müessesesi de alaşağı edilecekti. Beklediğimiz neticeyi tam alamadık. Zîrâ ihtilâl yaptınız, fakat saltanat ve hilâfet müessesesi de yerinde duruyor.” Lord’a tekrar sordum: “İngiltere devletini, hilâfet müessesesi bu derece şiddetle neden alâkadar ediyor?
“Ha… Dostum Rızâ Tevfik Bey… Biz Mısır’da bilhassa Hindistan’da İslâm kitlelerini idâremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Halbuki Sultan, yılda bir defâ bir “selâm-ı şâhâne”, bir de “Hafız Osman Kur’ân-ı kerîmi” gönderiyor, bütün İslâm ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor.

İşte biz, ihtilâlden ve sizlerden ihtilâl sonunda, sultanların da, hilâfetin de, yâni bir selâm-ı şâhâne ve bir Hâfız Osman Kur’ân’ıyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk adem-i kabul gördünüz…”

Kaynak : (Ahmed Kabaklı-Temellerin Duruşması)
Kaynak : Dinler Arası Diyalog Tuzagı – Mehmet Oruç

32 İSPARTA: İSPARTA TARİHİ

32 İSPARTA: İSPARTA TARİHİ: İSPARTA TARİHİ VE TARİHİ ESERLERİ GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İSPARTA isparta türkiye isparta isparta türkiye isparta resimler isparta fo...

habervaktim.com Nurculuk Hakkında - M. Şevket Eygi





habervaktim.com
Nurculuk Hakkında - M. Şevket Eygi
Yazarın Tüm Yazıları »

M. Şevket Eygi / Milli Gazete

MUHTEREM kardeşim… Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

Sen Nurcu değilsin, Nurculuğa Nurculara ne karışıyorsun mealindeki

itirazınız yersizdir.

Ben bir Müslüman’ım, Nurculuk islamî bir harekettir, Bediüzzaman bir

İslam büyüğüdür ve dolayısıyla Nurculuk ve Bediüzzaman bir Müslüman

olarak beni çok yakından ilgilendirir.

Kaldı ki, bendeniz de (siz kabul etmeseniz bile) Nurcuyum. İki vecihle

Nurcuyum: Birincisi: Bediüzzaman’ı ziyaret etmiş, sohbetiyle

bereketlenmiş, yanından ayrılırken, bu sohbet bir ders oldu, siz de Risale-i

Nur talebesi oldunuz buyurmuştu… İkincisi: Sizin iddia ettiğiniz gibi

Risale-i Nur talebesi olmasam bile, İslam açısından hem Risale-i Nurlar,

hem de Bediüzzaman hazretleri beni çok yakından ilgilendirmektedir.

Nurculuğun hizmetleri ve fütuhatı beni ilgilendirir, sevindirir; Nurculuk

hizmetlerine bilerek veya bilmeyerek zarar verilmesi, mıncıklanması üzer,

kederlendirir.

Birtakım hatâlı Nurcuları isim vermeden, kimlik belirtmeden tenkit etmem

İslam ahlakına aykırı değildir. İsim vermiş olsam savcılık, hakimlik

taslamış, cellatlık yapmış olurum.

Size ve herkese soruyorum:

Risale-i Nur’u anlamış, Bediüzzaman’ı din büyüğü olarak kabul etmiş bir

Müslüman devamlı olarak gıybet edebilir mi? Bu soruma edebilir cevabını

verebilir misiniz? Elbette edemez. Ediyorsa o gerçek ve olgun bir Nurcu

değildir, sahte Nurcudur. Benim bunu söylememde hiçbir mahzur yoktur.

Tenkitlerim şefkatli olmalıymış… İsim vermiyorum, kimlik belirtmiyorum.

Tenkidin, uyarının bundan şefkatlisi olur mu?

Kur’an-ı Kerim’de gıybet, ölü kardeşinin etini yemek derecesinde çirkin ve

iğrenç bir günah olarak zikr ediliyor…

Açıkça kesin şekilde söylüyorum: Nurcu olsun, Nakşî olsun, Kadirî olsun,

meşrebi ne olursa olsun; şuurlu, ahlaklı, faziletli, olgun, gerçek Müslüman

mütemadiyen, durup dinlenmeden gıybet edemez. Ediyorsa (…..) etmiş

olur. (Boş yeri lütfen uygun bir sıfatla doldurunuz.)

Sıradan bir Müslüman cahillikle gıybet edebilir ama Nurcunun böyle bir

şansı yoktur.

Devamlı olarak gıybet eden kimse, Nurcu değildir, sahte Nurcudur, Nurcu

taslağıdır.

Başka konular:

Nurcu, Nurculuk adına halkın parasını toplamaz. Böyle bir şey Üstad

hazretlerinin metoduna, ahlakına, meşrebine aykırıdır.

Nurcu iman Kur’an din hizmetlerini ücretle yapmaz. O ücretini ve

mükafatını halktan değil Hâliq’tan bekler. Buna itiraz edecek bir kul

çıkabilir mi?

Nurcu ulvî ve muazzez dini, süflî politikaya alet etmez.

Nurcu bölünmeye, parçalanmaya, tefrikaya, kardeşlik hukukunu ihlale yol

açacak sözler etmez, yazılar yazmaz, davranışlarda bulunmaz.

Bunları yazmak suç mudur, ayıp mıdır, günah mıdır?

Birtakım sahtekârlar, Nurculuk edebiyatı yaparak Nurculuğun temel

prensiplerine aykırı işler edecek ve bendeniz de susacağım. Ne

münasebet!..

Elbette isim vermem, kimlik belirtmem ama anonim olarak kötülükleri,

yanlışları  yazmaktan geri kalmam.

Hem herkes biliyor ki, bu fakir gerçek, hâlis, has, hizmetkâr Nurcuların en

hararetli taraftarıyım. Onları alkışlıyorum.

Şu husus da bilinmelidir ki, Nurcu olmak, Bediüzzaman’ı sevmek kimsenin

tekelinde değildir.

Risale-i Nurlar Ümmetin malıdır. Tahrif etmemek, çarpıtmamak, din

sömürüsüne alet etmemek şartıyla herkes istifade edebilir.

(İkinci Yazı)

Gel gelme

Gururunu ve kibrini dışarıda bırakmadan içeriye girme.

İçindeki şeytanî gıybet makinasını kapatmadan gelme.

Nefs-i emmâreni sağlam kazığa bağlamadan gelme.

Zimmetindeki haram paraları ve serveti, hak sahiplerine dağıtmadan,

dağıtamazsan onları tasadduk etmeden gelme.

Osmanlıca okumayı ve yazmayı iyice öğrenmeden gelme.

Çeneni kapatmadan, iki gözünü ve iki kulağını açmadan gelme.

Erkeksen başına islamî serpuşunu, kadınsan cilbabını geçirmeden gelme.

İki ayakkabını çıkarmadan gelme.

Kuşlara yem vermeden, kedileri doyurmadan gelme.

Vakit namazında camie uğramadan gelme.

Bir kenarda kimseye göstermeden bir miktar ağlamadan gelme.

Geleceksen günahlarına ve cürümlerine üzülerek gel.

Ben mâsumum, bende günah ve suç yok, günahkarlar ötekilerdir

diyenlerdensen sakın gelme, hiç gelme.

Geleceksen adam gibi gel.

10.02.2016








habervaktim.com
Gerçek Düşman ABD! - D.Mehmet Doğan
Yazarın Tüm Yazıları »

Hâlâ kafalara dank etmediyse şaşarım!

Türkiye gerçek düşmanı aramak için boşa zahmete girmesin. ABD’nin

birkaç yıldır çizdiği görüntüye dikkatle bakın: Bir senaryo yazmış ve bu

senaryonun gerçekleşmesi için her türlü yola başvuruyor, her fırsatı

değerlendiriyor, her gücü devreye sokuyor. Büyük şeytanın ortağı olan her

cepheden şeytanlar Suriye’de cirit atıyor!

Durum sanıldığından da kötü!

Bundan yüz yıl önce Cihan Harbi’nde idik. Düşmanımız belli idi, savaştık.

Kazandıklarımız da oldu, sonuçta kaybettik. İngilizler üzerimize Yunanlıları

saldı. Elbette Anadolu’yu işgal edip elinde tutmasını beklemiyordu. Vekalet

savaşının sonunu da görüyordu.

Vekilini yendik, asiline sıra gelince durmak gafletinde bulunduk veya oyun

buraya kadardı. Bunun sonucu Yakındoğu’nun emperyalizme teslim

edilmesi oldu. Türkiye maddi istiklâlini aldı, fakat manevî istiklâlinden

vazgeçti, tıpkı Osmanlı’nın yüzlerce yıllık hukukundan vazgeçtiği gibi.

Yükselen Sovyetler Birliği tehlikesine karşı tampon bir ülke… Tampona

ihtiyaç kalmayınca, yani Sovyetler yıkılınca, “Medeniyetler çatışması” tezi

ortaya atıldı.

Şimdi ABD medeniyetler çatışması yerine “iç çatışma” çıkardı. Bu çatışma

Irak ve Suriye’deki bütün medeniyet unsurlarının yok edilmesi sürecine

dönüştürüldü. Diyelim ki, Suriye’de barış sağlandı…

Suriye mi kaldı ortada?

Katliama uğratılmış bir ülke. Sadece insanca değil, tarih ve medeniyet

katliamı. Suriye’nin insanlık mirası muhteşem mimari eserlerinden kaçı

ayakta?

Suriye’yi terk etmek zorunda kalan nüfusun ne kadarı ülkeye dönecek?

Dönseler bu kadar hercümerci nasıl sindirip bir arada yaşayacaklar?

Büyük şeytanın şeytanî planında Türkiye stratejik değil, oyalanan ortak!

Oyalama taktikleri projenin uzamadan sonuca ulaşması için yapılıyor. Sanki

çok fazla zaman da kalmadı!

Türkiye ya kuzeyindeki büyük düşmanla güneyinde de savaşmak zorunda

kalacak, ya da ABD’ye yekten “oyunu gördüm, benim düşmanımsın”

diyecek. Bu denildiğinde ne yapılması gerekir?

ABD’nin en kısa zamanda Türkiye’deki varlığının sona erdirilmesi!

Bu adımı atmazsak, ABD’yi durdurmamız mümkün değildir.

Bu ABD’yi durdurur mu?

İhtimaldir, frenler.

Peki ABD’nin Türkiye’ye düşmanlığı bitebilir mi?

Asla ve kat’a. İsrail var oldukça ABD Türkiye’nin gerçek dostu olmaz,

olamaz.

Türkiye’yi İsrail’e mecbur eder, bunu da kayıt kuyuda bağlarsa, bu

düşmanlık hafifleyebilir. Bugün bu mümkün müdür?

Mümkün olmayacağı bilindiği için böyle bir siyaset takip ediliyor!

Düşmana “düşman” demekte geç kalmak, sürüp giden şeytani oyunun

seyircisi olmaktır!









habervaktim.com
Tehlikeli cümleler! - İbrahim Karagül
Yazarın Tüm Yazıları »

PYD'nin, PKK'nın Suriye kolu olduğunu bilmeyen mi var? Bu konudaki

tartışmanın ne kadar abes olduğunu anlamayan mı var? Hangi zeminde

tartışırsanız tartışın, bu iki örgütün aynı merkezden yönetildiğini, silahlı

unsurlarının aynı olduğunu,Kobani'de savaşanlarla Cizre'de savaşanların

aynı insanlar olduklarını, aynı savaşın parçası olduklarını kavrayamayan mı

var?

Kuzey Suriye koridoru projesiyle Türkiye'nin güneydoğu bölgelerindeki

işgal girişiminin tek merkezden yönetildiğini, bu koridor haritasının bir süre

sonra sınırın Türkiye tarafında da oluşturulacağını hala farketmeyen mi

var?

Ne yani, biz aptal mıyız!

Ne sanıyorsunuz bu ülkeyi, bu milleti, bu devleti? Aptal mı?

Bir sahtekarlık üzerinden, bir riyakarlık üzerinden, bir kirli kampanya

üzerinden zihinleri bulandırıp Türkiye'yi oyalamak, milletin kafasını

karıştırmak, bir belirsizlik ortamı üretip puslu havada harita çalışması

yapmak ve hepimizi aptal yerine koymak nasıl da küçültücü, aşağılayıcı bir

tavır. İçten içe büyük bir öfke biriktiriyoruz. Bu öfke nerede, nasıl patlar

bilmiyorum ama bir şekilde patlayacağı ortada artık.

ABD'nin tavrına bakın. PKK terör örgütüymüş, PYD ortaklarıymış! PKK'yı

hedef gösterip “terörle mücadelede ortağız” diyor stratejik müttefik, ama

PYD ile iş tutacağız” diyor. Dışişleri Sözcüsünün laflarına bakın.. “Türkiye

PYD'yi terör örgütü kabul ediyoruz ama biz etmiyoruz” diyor. Yani “biz

terörle ortağız”diyor

Cizre'deki terörü de siz mi yönetiyorsunuz!

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “bizim bile alamadığımız silahları PYD'ye

veriyorlar” sözüne verilen cevaba bakın. O zaman bir karar vermeyi ABD

yönetimi. Bir terör örgütünü Türkiye'ye tercih ediyorsa sorun yok, etsin.

Ama biz de onu terörü destekleyen, teröre ortak olan ülke ilan edeceğiz!

Bir şey daya söyleyeceğiz; Cizre'de, Silopi'de veya Sur'daki “iç işgal

projesini de ABD yönetiyor” diyeceğiz.

“ABD Türkiye'ye savaş açtı” diyeceğiz. Zaten bütün silahlar onlardan

gidiyordu. Zaten Suriye ve kuzey Irak'taki lojistiği onlar sağlıyordu. Son

açıklamayla da bu resmen tescil edilmiş oldu.

PYD'yi Amerika koruyor, Rusya ve İran koruyor, bazı Avrupa ülkeleri

koruyor. Bu nasıl bir ittifak? Bu nasıl bir ortaklık? Söz konusu ortaklık

Suriye'ye karşı mı yoksa Türkiye'yi mi hedef alıyor? Bu ortaklık Türkiye'ye

karşı mı kuruluyor?

Öyleyse içerideki terör dalgasının finansörleri de bu ülkelerdir! Sadece

Suriye'de aynı cephede yer almakla kalmıyor, Türkiye'yi de içeriden

vuruyor bunlar!

Koalisyonun ve PYD'nin içerideki ortakları kim?

Ama bizi daha da endişelendiren başka bir durum var:

Dışarıdan tam bir koalisyon halinde desteklenen PYD'ye acaba Türkiye

içinden de bir koruma söz konusu mu? Bu soru gerçekten çok ciddi.

PYD'nin de merkezinde olduğu bir çokulusluproje uygulanıyor çünkü. Bu

çokuluslu projenin Türkiye içinden destekçilerinin olmaması düşünülemez.

İç destek olmadan bu işin başarı şansı yoktur.

Bundan önce yaşananlar, Türkiye'nin benzer olaylarda nasıl oyuna

getirildiğine dair acı örneklerle doludur. Devletin merkez iktidarınıoluşturan

çevrelerden içeriden PKK-PYD üzerinden Türkiye'ye bir tuzak kuruluyor

olabilir mi? Bir koruma kalkanı oluşturuluyor olabilir mi?

Endişeliyim. Gerçekten endişeliyim. Acizane, böyle bir perdelemenin belki

de koruma kalkanının varolduğunun işaretlerinihissediyorum. Dışarıda

kurulan çokuluslu müdahale cephesinin içeride de uzantıları olduğu

kanaatindeyim.

Zamana oynuyorlar

Türkiye'nin hareket alanını daraltıp, müdahale imkanını zayıflatıp zamana

oynamaya, bazı şeylerin bu zaman zarfındaolgunlaşmasını sağlamaya,

kamuoyunu bu tartışmalara hazırlamaya dönük bir yatırım yapıldığını

hissediyorum. Devletin çelik çekirdeğinde çatlak oluşturmaya, milletin

iradesini aşındırmayadönük bu yatırım kadar bu alandaki zihin körlüğü de

tehlikelidir. Aylardır “iç işgal” dediğim şey, “acımasız direniş” adıyla

yaptığım çağrı da böyle yapılara yönelikti.

Savunma hakkı devredilemez..

Dünkü yazımda kullandığım şu ifadeleri önemsiyorum:

Hiçbir ülke, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü, iç barışını, bölgesel

güvenliğini içinde bulunduğu ittifakların, uluslararası organizasyonların

mutlak denetimine terkedemez. Onların inisiyatifine bel bağlayamaz. Ülke

olmanın, devlet olmanın, millet olmanın, bağımsız olmanın en önemli şartı

budur.

Bu yoksa öyle bir ülke de, devlet de yoktur. Bu büyük bir stratejik

körlüktür. Bu, bir başka vesayet türüne teslim olmaktır. Öz savunma

dediğimiz şey, sadece ülkenin kendi dinamikleriyle sağlanabilir ve asla

başkasına emanet edilemez.

PYD İncirlik'ten mi yönetiliyor?

ABD sözcüsünün açıklamaları bize “PKK ve PYD İncirlik'ten yönetiliyor”

cümlesini kurduracak kadar vahimdir. Kuzey Suriye Koridoru'nun

Suriye'den çok Türkiye'ye yönelik cephe inşasıolduğu bir gerçektir.

PYD'yi merkeze alan yeni koalisyonun Suriye meselesinden çok birharita

çalıştığı mutlaktır. ABD desteğiyle Rusya ve İran'ın güney sınırlarımızı

denetim altına almaya çalıştığı gün gibi aşikardır? Yani Türkiye

çevrelenmektedir, bölgede hatta içeride bir şeylere zorlanmaktadır.

Türkiye coğrafyadan koparılmakta, Sünni dünya ile bağları kesilmekte,

yalnızlığa ve çaresizliğe sürüklenmek istenmektedir. Kuzey Suriye koridoru

ile Müslümanlar arasına kalın bir duvar örülmek istenmektedir.

'Üçüncü Cephe' tezi tutmayacak

Türkiye'nin siyasi aklı bütün bunları okuyabilecek kabiliyete ve tecrübeye

sahiptir. Dolayısıyla ne yapacağını, nasıl adımlar atacağını, ileriye dönük ne

tür stratejiler izleyeceğini bilecektir. Sabırlı, temkinli, akıllı ve uzun vadeli

bir bölge okuması yapacaktır, yapmıştır. Bütün bu projeleri geliştirenler

Türkiye'nin bu aklını ya küçümsüyor ya da iyi bilmiyor demektir.

“Üçüncü cephe Türkiye” sloganı tutmaz, tutmayacak. Bunu

başaramayacaklar. Bütün olumsuz görüntülere, bütün kirli hesaplara

rağmen, Türkiye bir uyanış çağındadır ve bu uyanışın yansımaları çok güçlü

olacaktır. Büyük yürüyüş durdurulamayacağı gibi, coğrafyanın en güçlü

devletinin temelleri de sarsılmayacaktır.

Gözü korkan bir millet hiç olmadık

Türkiye hiçbir şey yapmasa bile, o koalisyonun Suriye tasarımı sonsuz

savaşlara yol açacak, bir süre sonra birbirlerini tasfiyeetmeye

başlayacaklar. Belki de yıllarca sürecek, birçok ülkeninnefesini kesecek

yıpratıcı bir savaşla yüzleşecekler. İşte o zaman, bu paylaşımın kimleri

yuttuğu, kimleri diz çöktürdüğü, kimlerin nefesini tükettiği görülecektir. Biz

biliyoruz ki, Türkiye coğrafyanın merkezidir, bütün umutlar Türkiye'ye

yönelmiştir.

Bu merkez bin yıldır dağıtılamadı, bu kale yıkılamadı. Çöküş dönemlerinde

bile dimdik ayağa kalkan bir ülkenin en güçlü olduğu dönemde pes etmesini

bekleyenler büyük hüsrana uğrayacaktır. Çünkü yükseliş dönemi yeni

başladı. Unutmayın, bu yükselişin verdiği korkuyla yükleniyorlar,

Türkiye'nin gözünü korkutmaya çalışıyorlar.

Oysa biz, gözü korkan bir millet hiç olmadık.








habervaktim.com
Ne oldu FED-Faiz karamsarlığı - Yiğit Bulut
Yazarın Tüm Yazıları »

Tekrar soralım; ne oldu FED-Faiz karamsarlığı pazarlayanlar ve FED

faizleri arttıracak, şöyle olacak, böyle olacak diyenler ve ortaya attıkları

“faizi acil arttıralım” tezleri...

Size çok açık, net ve kısa yazacağım; içeride FED karamsarlığı

pazarlayanların tek derdi vardı ve dikkatli bakanlar bu arkadaşların ne

yapmaya çalıştıklarını rahatlıkla gördü; ESKİYİ DEVAM ETTİRMEK!

Sevgili dostlar, evet, FED’in dünya geneline dağılmış dolarlara “bana gel”

demesinin teknik yolu “faiz artışı” ve dünya ekonomik denklemi açısından

önemli bir gelişme, değişmeydi... İlk adım geldi fakat GERİSİ

GELEMEDİĞİ gibi gelme ihtimali de neredeyse “0” noktasına doğru

geriledi! Bu sabah itibariyle konu sadece FED değil, AB Merkez

Bankası’nın açıklamaları sonrası zora giren AB Bankaları...

Daha önce FED ile ilgili defalarca yazdım yine yazacağım; genel değişim

veya denge halinin zorlanması “genele tabi olan ve kendine ait hiçbir

hikayesi olmayan” ekonomiler için “ciddi bir sorun” teşkil eder. Türkiye

gibi “ekonomik performansın” kesintisiz büyüme ve siyasi-ekonomik-

sosyolojik-jeopolitik gibi dinamiklerle desteklendiği ülkelerde “yatırıma

gelenler” ve/veya gelmek isteyenler ana sinyalden etkilenir ama küçük

artışlar ile bozulmazlar. Burada önemli olan yapılan olumsuz pazarlamaya

karşı dikkatli olmak ve FAİZ EŞKİYALARININ ekmeğine yağ

sürmemektir... Aynı detaylar AB’den kaynak alınarak oluşturulup

pazarlanacak tezler için de geçerlidir... AB sorunlar yaşayabilir ama bu

bizim de aynı sorunları, aynı derinlikte yaşayacağımız anlamına gelmez!

Uzun lafın kısası; Türkiye, yeni dünya ekonomik denklemi ve dengesi

içinde “merkezlerden biri olacak” kendine özgü “dinamikleri olan” bir

ülkedir ve köksüzler ile birlikte rüzgarda sürüklenmesini bekleyenler ve

bunun propagandasını yapanlar kötü niyetlidir... AB kaynaklı krizler,

özellikle bazı AB şirketlerini satın alma konusunda yolumuzu açabilir...

Sonuç 1: Türkiye “ekonomik potansiyel gerçeklerinin” yanı sıra halen

politika ve piyasa faizi açısından birçok ülkenin üstünde ve bu seviyeler

“FED’in artışını” önceden fiyatlamış durumda. FED’in geri adım attığı

durumda Türkiye için marjinal olumlu fayda ortaya çıkacaktır...

Sonuç 2: Fed ile/önce/sonra “faizi arttırırız” baskısı yapanların, “eskinin

devamından yana olanlar” olduğunu düşündüğümü de belirtmek

zorundayım... Bu saçma döngü kırılmalı ve ekonomimiz kendi gerçekleri ile

yüzleşerek yola devam etmeli...










habervaktim.com
NATO mültecilerin Avrupa’ya göçünü mü durduracak? - Abdulkadir Özkan
Yazarın Tüm Yazıları »

Almanya Başbakanı Merkel ile görüşmelerde pek çok konu ele alınmış, bu

arada en önemlisi de mülteci göçünün durdurulması için NATO’nun

devreye girmesi kararlaştırılmış. Bu iş nasıl olacak diye hiç sormayın.

Olacak bir şey yok. Olsa olsa Akdeniz ve Ege’de NATO’ya ait birkaç gemi

devreye girecek ve deniz yolu ile Avrupa’ya gitmeye çalışan mültecilerin

önü kesilecek. Denebilir ki eğer NATO gerçekten devreye girecek olursa

Suriye’den Türkiye’ye değil Avrupa’ya yönelen mülteci göçü durdurulacak.

Kaldı ki, Merkel ile yapılan görüşmelerde mülteci göçünün NATO

mekanizmaları ile denizlerden izlenmesi kararlaştırılmış. Bu arada

Merkel’in, “Suriyeliler için vatanlarına yakın yerde olmak çok daha

önemli” değerlendirmesi de tüm söylenenlerin Avrupa’ya mülteci akınının

önlenmesine yönelik. Hâlbuki sorunun kökten çözümü, yani milyonlarca

insanın ülkelerini terk etmek zorunda kalmamaları. Suriye’de bu ortamın

sağlanması. Bunun yolu da bir an evvel Suriye’de çatışmaların sona ermesi

bu yönde özellikle ABD’nin harekete geçmesi. Ama bugüne kadar ABD

bölgemizde hangi eylemin içinde yer almışsa gelişmelerin bölgemiz

ülkelerinin aleyhine sonuçlanmış durumda. Kaldı ki, ABD’nin PYD’yi terör

örgütü saymasına yönelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Siz bizim mi, PYD

terör örgütünün mü müttefikisiniz?” sorusuna anında ardı ardına ABD’den

gelen açıklamalarda, “Biz YPG’yi terörist örgüt görmüyoruz ve desteğimiz

sürecek” açıklamalarının yapıldığını unutmamak gerekiyor.

Peki, Almanya ile Türkiye’nin Suriye’de savaşı sona erdirmek üzere

NATO’yu harekete geçirmeleri mümkün mü? Aslında görüşmelerde böyle

bir husus ele alınmamış ama mülteci sorununun kökten çözümü meselenin

Suriye’de halline bağlı olduğuna göre NATO’nun sürükleyici konumunda

olan, ABD’nin evet demediği hiçbir konuda NATO’nun harekete geçmesi

mümkün olmayacaktır. ABD’nin Suriye’de Esad yönetimi, Rusya ve YPG

ile aynı safta olduğu da bilindiğine göre Merkel ile yapılan görüşme ve

varılan sonuçların ciddi olarak kabul edilebilecek bir tek yanı var. O da,

AB’nin Türkiye’ye yapacağı maddi destektir. Buna karşılık istenen ise

Suriyeli mültecileri Türkiye’de tutmaktır. Bunun ötesinde söylenenler ve

yapılan açıklamalar kamuoyunu oyalamaya yöneliktir.

Yoksa “Mülteci göçünü NATO durduracak” gibi açıklamaların Türkiye’ye

yönelik göçün durdurulması ile bir alakası yok. Çünkü Suriye’de son

zamanlarda Rusya’nın Esad güçleri ile birlikte hareket ederek sürdürdüğü

bombardıman durmadan göçün durmasını beklemek doğru olmaz.

Bu noktada NATO göçü durdurmak için Rusya ile karşı karşıya gelir mi,

sorusu akla geliyor. Bu köşede Suriye’de ABD ile Rusya’nın vardıkları

anlaşma doğrultusunda birlikte hareket ettiklerine dikkat çekmiştim. Böyle

olunca ABD ile Rusya arasında varılan mutabakata göre Suriye’de ABD

güdümünde bir Kürt bölgesi oluşturulmakta, buna karşılık Rusya’nın

payına düşen bölgede de bu ülke yerleşmektedir. Bu bakımdan ABD ve

Rusya evet demeden Suriye’deki çatışmalar bitmeyecek, netice itibariyle

bir yandan mülteci göçü devam ederken, gelmiş olanlar da barış

sağlanmadığı sürece geri gitmeyeceklerdir. Buna karşılık AB ülkeleri de

mültecileri kabul etmemekte kararlı olduklarını gösterdiler. Sonuç olarak

Merkel ile varılan anlaşma yapılacak maddi destek karşılığı Suriyeli

mültecilere ev sahipliği yapmaktır. Gerisi hikâyeden ibaret.











Topraklarımızı geri kazanmak!
Zeki Ceyhan
10 Şubat 2016 Çarşamba 07:33

Ülkemizin Güneydoğu bölgesinde yaşanan olayları nasıl okumak lazım?

Herhalde yaşananları okurken, “Topraklarımızı tekrar geri kazanıyoruz”

demek en doğrusu olacaktır!

Gelin isterseniz kısa sürede yaşadıklarımızı bir kez daha hatırlayalım:

“Sorunu kökünden çözüyoruz” denilerek teröristlere göz yumuldu ve onlar

da yerleşim bölgelerini adeta işgal ettiler!

Ülkemizi idare edenler, “Silahlı unsurlar yurt dışına çıkıyor” zannı ile yan

gelip yatarken onlar yerleşim bölgelerini hendekler ve barikatlar ile

donattılar!

Bir yandan bunları yaparken bir yandan da “meydan okumayı” ihmal

etmediler ve isteklerinin kabul edilmemesi halinde yerleşim merkezlerini

“savaş alanına” çevireceklerini ilan ettiler!

Kabulü imkânsız istekler ile devletin karşısına geçilince de bugün

yaşadıklarımızı yaşamamız kaçınılmaz hale geldi!

Ve ülke toprakları yeniden “geri kazanılmaya” başlandı!

Cizre’de, Diyarbakır Sur’da, Silopi’de yaşananların bundan başka bir

anlamı var mı?

Şimdi yönetimin bir anlık gafleti, bir an her şeyi çözülmüş gibi

kabullenmesiyle ortaya çıkan büyük zaafın bedeli ödeniyor!

Bugünün yönetimi ile ters düşen kimi iktidar yanlıları o günlerde yaptıkları

uyarıların dikkate alınmamasından yakınıyorlar!

Doğrudur o günlerde bir hayli uyarı yapıldı!

Terör örgütünün boş durmadığı yeni planlar peşinde koştuğu söylenildi!

Bütün bu uyarılar “çözüm sürecine” karşı olanların çıkardığı fitne fesat

olarak değerlendirildi!

Dahası “çözümden yana değiller savaş devam etsin” istiyorlar denilerek

yaptıkları uyarılara şüphe ile bakıldı!

Nice sonra acı gerçekle baş başa kalındı!

Ve kaybedilmek üzere olan toprakların “geri kazanılması” için silaha

sarılındı!

Bugün “Cizre’de bir-iki gün içinde, Sur’da bir-iki hafta içinde operasyonlar

sona erer” deniliyorsa hep o bir anlık gafletin yüzündendir.

Hiç şüphesiz o günlerde yönetim biraz daha uyanık olabilse ve bu tür

gelişmelere göz yummasaydı bugün böylesine mücadeleler verilmek

zorunda kalınmayacaktı!

Bugün verilen zorlu mücadele içinde herkesi suçlu görenler biraz da kendi

izledikleri politikaları gözden geçirmeyi deneseler!

Ne kadar güzel bir şey yapmış olacaklar!

Ama onlarda böyle bir niyetten emare yok!
http://www.habervaktim.com/ sitesinden 10.02.2016 tarihinde

yazdırılmıştır.










habervaktim.com
23 numaralı bodrumda Amerikalılar mı var? - Ahmet Kekeç
Yazarın Tüm Yazıları »

Bu kadar çok önemsenen, neredeyse HDP’nin tek konusu olan 23 numaralı

evin bodrumunda bizi çok şaşırtacak, terör örgütü konusunda bildiklerimizi

yeniden gözden geçirmeye icbar edecek kişi ya da kişiler mi bulunuyor?

Önce “yaralılar var” denmişti.

Bir HDP milletvekili (bir hanımefendi) TBMM kürsüsünden, gözümüzün

içine baka baka, “Ambulans gönderilmiyor. O evde çok sayıda yaralı sivil

vatandaş bulunuyor. Listesi elimizde... Devlet onları ölüme terk ediyor!”

tezviratında bulunmuştu.

Bir evin bodrumuna gizlenmiş yaralı sivil vatandaşlar...

Hepsi de (niyeyse) silahlı...

Sayı da vermişti hanımefendi: 28...

Demirtaş “30” diye düzeltmişti...

Neyse ki tezviratları kısa zamanda ellerinde patladı.

Güvenlik birimleri, eve ulaşmaya çalışan ama ateş altında kaldıkları için

dönmek zorunda kalan sağlık görevlilerine ait görüntüleri yayınladı...

Önceki gün, bodruma girildiği, 60 teröristin etkisiz hale getirildiği bildirildi.

Sonra bu haber de yalanlandı.

Bir iddiaya göre, bodrumda, terör örgütünün çok önem verdiği üst düzey iki

yönetici bulunuyordu. Yakalanmaları örgütün moral motivasyonunu

bozabilirdi. HDP’nin konuyu sahiplenmesinin nedeni buydu.

Başka iddialar da atıldı ortaya.

Söz konusu evin, aynı zamanda hendek ve barikat eylemlerinin ana

karargâhı olduğu söylendi. Karargâhın düşmesi, hendek siyasetinin bitmesi

anlamına gelebilirdi. Vs...

Fakat, ne olursa olsun, HDP’nin bodruma ilgisi devam etti.

Bodrumda, görmemizin sakınca yaratacağı kişi ya da kişiler mi bulunuyor?

Mesela, Amerikalılar...

Bunu, “öylesine” ortaya atılmış bir iddia sayabilirsiniz. Ciddiye

almayabilirsiniz... Ben de “ciddiye alınabilir” bir şey söylediğimi

düşünmüyorum... Şunu demeye çalışıyorum: O bodrumda bizi çok

şaşırtacak bir şey çıksa, şaşırmayız... Terör örgütüyle her düzeyden ilişki

kuran, onları ağır silahlarla donatan, terör örgütü tarafından ağırlanmayı ve

plaketle ödüllendirilmeyi müttefiklerine karşı sorumsuzca bir hareket

olarak görmeyen Amerika’nın o bodrumda suçüstü yakalanması hiç

şaşırtıcı olmayacaktır.

Dün, HDP EŞ Başkanı Selahattin Demirtaş konuştu.

Bodrumda 90 sivil vatandaş bulunduğunu ve devlet tarafından tek tek

öldürülüp “farklı yerlere” atıldığını iddia etti.

Bu sayıyı nasıl elde ettiğini bilmiyoruz.

Son toplantılarında 32’de karar kılmışlardı.

İster 28, ister 32, isterse 90...

Üzerinde durmamız gereken asıl konu şu:

Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanında olduğu gibi, o gençlerin

(Kılıçdaroğlu’nun “arkadaşlar” dediği eli silahlı o gençlerin) öldürüleceğini

hepimiz biliyoruz.

PKK biliyor...

HDP biliyor...

Demirtaş biliyor...

Barikat ve hendek savunuculuğuna koşulmuş sahte liberaller biliyor...

Etkisiz hale getirilen teröristlerin sayısı, dün itibariyle 700’ü aştı...

Kendilerine “öldürerek” bir düzen kurmaları vazedilmişti; öldürüldüler.

Bodrumdaki gençler de öldürülecek... Ya çıkıp “usulüyle” teslim olacaklar

ya da öldürülecekler.

Soru şu:

İnsan hayatına bu kadar düşkün bir görüntü veren HDP, ölüm dışında hangi

seçeneği gösterdi o gençlere? Ölmemeleri için ne yaptı? Sonu ölümle

bitecek eylemlerine destek vermek ve kutsiyet atfetmek dışında ne yaptı?

Kimse güvenlik güçlerinde kabahat aramasın. O gençlerin katili PKK’dır,

HDP’dir, Demirtaş’tır, Kılıçdaroğlu’dur, “Sur’da gedik açtığını” düşünen

hokkabazlardır, “sakın silah bırakmayın, daha büyüğüne talip olun,

bağımsız devlet kurun” diyen sahte liberallerdir, İran’dır, Rusya’dır,

Suriye’dir, terör örgütüne özel temsilci gönderen “müttefikimiz”

Amerika’dır.










gunes.com
Güneş Gazetesi | Yazarlar
Kayahan Uygur kayahan.uygur@turkmedya.com.tr 11 Şubat 2016 TÜM

YAZILAR İÇİN TIKLAYINIZ
11 Şubat 2016

ABD’nin PYD politikasını, Ortadoğu’yu ve yeniden tartışılmaya başlanan 1

Mart teskeresini anlamak için bence tek bir konu üzerinde yoğunlaşmalıyız:

Petrol.

Petrol ve dolar

Tabii petrol derken, ABD’nin bölgemizin petrolünü doğrudan gasp etmek

için burada olduğunu sanmamak gerekir. Konu daha karmaşıktır. Ortada

ABD açısından iki amaç vardır: Washington, bölge petrolünü kontrol

ederek Çin, Hint ve AB ekonomilerini manipüle etmek, Rusya’yı açığa

düşürmek ve böylece dünya egemenliğini garantilemek istiyor. Öte yandan,

ABD’nin petrol üreten ülkeler üzerinde hegemonya sağlamasının asıl

amacı, petrol ticaretinde dolar kullanılışını dayatabilmektir. Ülkeler enerji

tedarikinde sürekli dolar kullanırken, ABD parasının hacmi genişlemekte,

rahatlıkla dolar basılabilmektedir. Bu şekilde hem Amerikalılar aslında

hakları olmayan bir refaha sahip oluyorlar, hem de ABD devleti dünyada

“ali kıran baş kesen” olarak davranabiliyor.

Dünya hâkimiyetinin anahtarı Ortadoğu

ABD’nin dünya hâkimiyetinin anahtarı petrol ve Ortadoğu’dur. Bakınız

çark nasıl işliyor: Petrol ticaretinde dolar kullanılmasından sağlanan

sermaye, silah ve teknoloji üretimine yönlendirilmektedir. Daha sonra,

özellikle silah sanayi ürünleri yine Ortadoğu’daki aynı ülkelere

satılmaktadır. ABD silah endüstrisini ayakta tutan Ortadoğu’dur.

İşin finans yanı daha da ilginçtir. Bölge ülkelerinin “Petro dolar” denilen

parası da yine ABD bankalarına dönmektedir. Bu para tabii öyle kasada

yatmamakta, enerji bağımlısı Türkiye gibi ülkelere yüksek faizle kredi

olarak verilmektedir. Başkasının parası üzerinden para kazanmak diye buna

denilir. Gördüğünüz gibi, ABD Ortadoğu’nun etinden, sütünden, yününden,

derisinden, kemiğinden yararlanmakta, iliklerini bile sıyırmaktadır. Sistem

böyle kurulmuştur, Ortadoğu halkları ise önlerine atılan bir oyuncak olan

İsrail’le yıllardır uğraşıp durmuşlar, dönen dolaplara gözlerini

kapamışlardır. Türkiye’deki kendilerine liberal veya İslamcı diyen bazıları

da bu acımasız çarkı gizlemek için kâh demokrasi nutuklarıyla, kâh hamasi

Filistin sloganlarıyla hedef şaşırtmışlardır.   

Büyük 73 krizi

Bu çark böyle işlerken 1973 yılında Arap ülkelerinin başlattığı petrol

boykotu dünya tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Ortadoğu’yu anlamak

isteyenler 1916 yılındaki Sykes-Picot gizli anlaşmasından önce “aman

petrol-canım petrol” şarkılarının söylendiği 70’li yıllara bakmalıdırlar. O

tarihlerde büyük bir şok yaşayan Batı, dünya petrol rezervlerinin üçte birini

oluşturan Suudi-Körfez bloğunun karşısına, İran-Irak bloğunu çıkarmak

istemiştir. Bu şekilde petrol üreticileri arasına nifak sokulacak, güdümleme

kolaylaşacak ve Batı bir daha petrol krizi yaşamayacaktı.
Bu projeye karşı çıkan İran Şahı’nın devrilmesi, Suudi Arabistan’da

seçimler ve meşrutiyet rejimi isteyen Ben Laden’in önce kullanılıp sonra

yok edilmesi, savaşlar, 2003 Irak müdahalesi ve bugünkü politik durum hep

aynı stratejinin parçalarıdır. Bunların hepsi tek tek ele alınıp incelenecektir,

okurlarımın üzerinde düşünmesi için buraya not düşüyorum.

“Irak’ı İran’a hediye ettiniz”

ABD, 2003 yılında Irak’a müdahale ettiği zaman Suudi Kralı Amerikalılar'ı

arayıp onları “koca ülkeyi İran’a hediye etmekle” suçlamıştır. Tabii ki

merhum Kral konuya hâkimdi, haklıydı ve haklılığı bugün daha iyi

görülmektedir. ABD Irak’taki Sünnileri iktidardan uzaklaştırmak için

bürokraside büyük bir kıyım yaptı, Sünni mezhebinden bir ilkokul

öğretmenine bile tahammül etmedi, Maliki gibi fanatik Şii çetecileri kışkırttı

ve katliamlar yaptırttı. İşte DAEŞ bu zulüm nedeniyle 10 milyona yakın bir

halkın sempati ve desteğini kazandı ama ABD’nin Irak’ı İran’a bağlama

projesi de iyice ilerledi.

Alman dış politikası ve Türkiye

Türkiye’de 1 Mart teskeresine karşı çıkanlar ABD’nin müdahalesini

engelleyebildiler mi? Hayır. Onların tek işlevi Türkiye’nin elini kolunu

bağlamak oldu. Türkiye Irak’ta olsaydı Sünni halk bu kadar baskıya

uğramayacak, o ülke İran’a bu kadar kolay teslim edilmeyecek ve DAEŞ

gibi vahşi bir örgüt hiç ortaya çıkmayacaktı. Askerimizin değil kurşunu,

şapkası bile durumu değiştirmeye yeterdi. 1 Mart teskeresinin ret kararı

Türkiye’de Alman dış politikasını yurtseverlik ve İslam dayanışması

şeklinde yutturmayı başaran İttihatçılığın dirilişiydi ve 2014’e kadar olan

dünya ilişkilerimize etkileri oldu.

Üç madde

ABD’nin Irak’ı İran’a teslim etme politikasına en çok direnen Kuzey Irak

Kürtleri ve Barzani olmuştur. ABD’nin Barzani’nin petrol kaynaklarına

sahip çıkma politikasına karşı Bağdat hükümetinin yanında yer aldığını

hatırlayalım. Bugün Türkiye’ye karşı anlamsız bir terör kampanyası açmış

olan PKK’nın asıl hedefinin Barzani olduğunu unutmayalım.  Bu bir.

DAEŞ’in Irak’ın İran’a bağlanmasına karşı bir tepki olarak ortaya çıktığını

dikkate alalım. DAEŞ konusu çözülmeden ABD’nin bölgedeki planlarını

gerçekleştiremeyeceğini anlayalım. Bu iki.
ABD’nin DAEŞ’le mücadele eden her türlü terör örgütüyle işbirliği

yapacağını, dolayısıyla PYD’ye mutlaka yardım edeceğini görelim. Bu da

üç.

ABD ne derse desin

Ama bu bizim çıkarlarımızla bağdaşmıyor. ABD ile birleştiğimiz noktalar

olabilir, ayrıldığımız noktalar olabilir.  ABD’nin stratejilerine aykırı diye

herhalde devletimizin bekasından vaz geçecek de değiliz. Suudi Arabistan,

ABD’nin tüm itirazlarına rağmen Yemen’e müdahale etti ve İran ajanlarına

iyi bir ders verdi. ABD yöneticileri Suudileri defalarca “DAEŞ’e karşı

mücadeleye zarar vermekle” suçladılar. Ne oldu? Suudiler tınmadılar. Hiç

kimse Türkiye’nin dış siyasetinin ABD ayarlı olduğunu sanmasın, Soğuk

Savaş biteli çok oluyor.









UYANIN, KENDİNİZİ KULLANDIRMAYIN!
sen kurulacak Kürt devletinin Türkiye olmadan bağımsız ve kendi başına

ayakta durabileceğine inanıyor musun? ABD, İngiltere, Rusya, Almanya,

Fransa, İsrail, İran Türkiye'yi de kapsayan bir Kürt devleti kurulmasını

sağlayacak ve o da bağımsız olacak öyle mi? Sen onu külahıma anlat.Eğer

böyle bir devlet kurulabilirse bu Kürtlerin de Filistinlilerin kaderini

paylaşacağı anlamına gelir.Yani bu kadar ülke bir araya gelecek, hedefleri

Müslüman bir Kürt devleti kurmak olacak.Bu asla mümkün olmayan bir

fanteziden ibaret bir düşüncedir.Hayal kurmaktır. Türkiye olmadan da

böyle bir devletin yaşaması, asla mümkün değildir.Çünkü dünyaya açılan

tek kapısı Türkiye olacaktır.Bu sebeple böyle bir Devletin yaşaması

imkansızdır. Irak'ın bütünlüğünü savunuyoruz, evet... Bizim kimsenin

toprağında gözümüz yok ama İslam ülkelerinin kaynakları sömürülen

ülkeler olmaktan çıkması gerekiyor.Türkiye asla sömürge anlayışı

taşımayan bir ülkededir.Kuzey Irak'ta bir gelişme olmuşsa bu Türkiye'nin

verdiği desteğin eseridir.Öyle ya, kullanılan para Türk parası, satılan

malların % 85-90 oranında Türk malı.Gezdiğiniz zaman bölgeyi Türkiye'nin

doğal bir parçası zannedersiniz.Bu nasıl oldu? Elbette Türkiye'nin kardeşce

tavrı ve yaklaşımı sebebiyle oldu.Kurduğu stratejik ilişkiler sebebiyle

oldu.Türkiye en zayıf olduğu dönemlerde topraklarının parçalanmasına izin

vermezken en güçlü olduğu, kendi silahını üretmeye başladığı, başka

devletlerde olmayan sinyal bozucu, füzelerin yörüngesini bile değiştirip

hedefinden sapmasını sağlayan, uyduların araç hareketlerini görmesini

engelleyen, uçan uçakların sinyallerini bozarak iletişim sistemin çökerten

yani işlevsiz kılan KORAL sistemi varken mi buna izin verecek?Bırakın

kendinizi kullandırıp, kirli bir peçete gibi kenara attıracak zillete düşmeyi

de Ümmet anlayışı etrafında Müslüman Türk-Kürtler olarak birlik

beraberlik içinde olalım.Yoksa kurmak istedikleri devlet asla Müslüman bir

devlet olmayacaktır.Yok; "Hayır, biz Müslüman değil, Hristiyanız"

diyorsanız da bizim size geçit vereceğimiz aklınızın ucundan geçmesin.Türk

Ordusu kükrerse onu durduracak bir ordu yoktur dünyada.Bunun bedelini

canınızla ödemek zorunda kalırsınız, sadece... Üstelik saydığım devletlerin

doğrudan savaşmaya da cesaretleri yoktur.Sadece örgütlere silah temin

ederek, eğiterek Türk Ordusunun karşısına çıkarma stratejisi

güdüyorlar.Bunu Kürt kardeşlerimiz de görüyor zaten. Göremeyenlerin de

sadece oluk, oluk kanı akacak.Bunu aklınızdan çıkarmayın, bir kenara

yazın.Kim destek verirse versin, hiç bir terör örgütünün 1 milyon askere

sahip ve dünyanın en gelişmiş Ordularından birisi olan Türk Ordusuna karşı

başarı şansı yoktur.Bırakın Deaş'a destek verdiğimiz safsatasını.Bu sadece

algı operasyonu ürünü asparagas haberdir.İstihbarat örgütleri tarafından

üretilen bir yalan haberdir.Örgütün temeli de Irakta vahşete, tecavüzlere

imza atan "Black Water" denilen ABD Özel Ordusunun aptal Müslümanları

savaşçı olarak kullanmak için İslami örgüt görüntüsüne bürünmüş

halidir.Hatta Suriye'de yaptıkları görevin sonuna yaklaştıkları için Lİbya'ya

transfer ettiler.Şimdi de oradaki Müslümanların kanını dökecekler.Bu

ahlaksız savaş ne Kürt devleti kuracak, ne de Kürtlere bağımsızlık verecek

bir savaştır.Bu sadece İslam'a karşı yürütülen Haçlı savaşıdır.Haçlı

ülkelerin de destek vermesinin sebebi budur.Onlar da biliyor oluk, oluk

Müslüman kanı döküleceğini ama bu onların umurunda bile olmayacaktır

zira, zaten amaçları budur.Bu sebeple de yol yakınken devletinizin yanında

yer alın:Hem düşünmüyor musunuz; ABD'de onlarca etnik kimlikte insan

tek bir vatandaşlık ortak paydasında birleşirken, onlar için ayrı devlet

düşünülmezken, neden Müslüman Ülkeler de aşiretlere bile bir bayrak

verme hevesi söz konusu?Bu konuyu hiç düşündünüz mü? Ya da başka

türlü soralım karpuzu dilimlemeden doğrudan ağzınıza atıp yediğiniz oldu

mu hiç? Olmadı değil mi? Olamaz da... Çünkü yemek için dilimlere

ayırmanız gerekir. Dilimlere ayırır, sonra da çatalı batırarak afiyetle

yersiniz.İşte yapılmak istenen de budur. Rusya'nın uçağının düşürülmesini

sağlamak için defalarca hava sahamızı taciz etmesi de işgal ve karpuzu

dilimleme görevinin Rusya'ya verildiğinin işaretidir.Petrol fiyatlarını

düşürerek Rusya'nın ekonomik bağımsızlığını elinden alarak bu göreve razı

ettiler.Yani Rusya farklı düşünürken yapılan şantaja boyun eğmek zorunda

kaldı.Kendisini ateist bir ülke olarak tanımlarken bir anda Haçlı ülke

olduklarını(!) hatırladılar.Boş yere Müslüman kanı dökülmesine sebep

olmayın, kendinizi kullandırarak.Haçlıların tek bir amacı var "İti, ite

kırdırmak" yani hiç bir Haçlı vatandaşın kanı dökülmeden Müslüman kanı

dökerek amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar.Aklınızı başınıza alın, bu oyuna

fırsat vermeyin.
 ·








gunes.com
Güneş Gazetesi | Yazarlar
Ömer Özkaya omerozkaya@gunes.com 11 Şubat 2016 TÜM YAZILAR

İÇİN TIKLAYINIZ
11 Şubat 2016

Batı’da beyni en değişik çalışan millet, Alman’lardır, zihinsel olarak

Avrupalı değillerdir. Görünen ve bilinenin aksine şiddete yatkındırlar.

Kamu mallarını, sanat yapıtlarını yakma yıkma tutkusuna “Vandalizm”

denir. Bu isimlendirmenin kökeni, 5. Yüzyıl’da, Galya, İspanya ve Kuzey

Afrika’yı yakıp yağmalayan Cermen kavmi Vandal’lardan gelir.

“Alman teknolojisinin ilham kaynağı neresidir” sorusu, halen cevapsızdır.

Almanlar, Arkeoloji ve Mitolojiye büyük önem verirler. Alman

endüstrisinin temelinde Alman milletinin disiplini ve çalışkanlığı kadar,

sahip oldukları “Kadim Bilgi”nin de önemli ölçüde payı vardır.
Almanlar, insan ömrünü uzatmak maksadıyla, karaciğer, kalp ve akciğer

gibi yıpranan bazı organların daha yenisiyle değiştirilmesi hususunda ciddi

ilerlemeler kaydetmişlerdir. Güney Afrika, Hindistan ve Avustralya’da

kurdukları merkezlerde, organ değiştirme çalışmalarını insan klonlamaya

dönüştürmeye çalışmaktadırlar.

Alman milleti ırkçıdır ama ne gariptir ki; Cermen ırkının üstünlüğü

iddiasının arkasında, bu milletin iki tarihi düşmanı Fransız ve İngilizlerin

izleri vardır. Fransız diplomat-yazar ve oryantalist Arthur de Gobineau'un

1853’de gündeme getirdiğine göre “Bütün insan ilerlemesini ve uygarlığını

başlatanlar, Cermenlerdir. Beyaz ırk, siyah ırk ve sarı ırk (Moğol ırkı)

arasındaki farklılıklar tabii bir bariyerdir. Bu ırkların karışması bu

bariyerleri yıkıyor ve Kaos’a sebep oluyor.”
Bu görüş, İngiliz H. Stewart Chamberlain (1911) tarafından daha da

geliştirilip, genişletilmiştir. Chamberlain’a göre “Bugün, iki kuvvet yani

Yahudiler ve Cermen ırkları, özelliklerini Kaos’un son dalgalarının

bulandırmadığı her yerde, bazen dostça, bazen düşmanca, fakat her zaman

karşı karşıya gelen yabancı kuvvetler olarak korurlar.”

Orta Avrupa’nın doğuştan Yahudi karşıtlığı ile birleşerek Nazizm’i meydana

getiren, elbette ki bu çeşit doktrinlerdi. Daha sonra Nazizm’e dönüşecek

Cermen ırkçılığının fikir babası bir İngiliz ve bir Fransız’ken, Fransa ve

İngiltere’nin, Almanların her haklı atılımına karşı çıkması, Cermenler’i

çileden çıkartıp iki dünya savaşından başka bir sonuç doğurmamıştır.
Türk Dışişleri Bakanlığı Siyasi İstihbarat Şubesi'nin 23 Mart 1932 tarihli

“Almanya'da Dahili Vaziyet” konulu şu raporu, “Alman”ın kiminle niçin

mücadele ettiğini ortaya koyuyor:

“Almanya'da vaziyete hâkim olan Yahudi iktisatçılar, milleti iktisadi tertip

ve inceliklerle meşgul etmişler ve dünyayı da bu siyaset peşinde

sürüklemişlerdir. 1922-23 senesindeki enflasyon yoluyla hariçten aldıkları

borçları ve yabancı paralarını dondurarak dünyada görülmemiş bir

batakçılık yapmışlardır. Bu Yahudi siyaseti, (Alman) milliyetçileri çok

asabileştirmiştir.”

Bilinen ve yaşananların haricinde bu ve benzer raporlara rağmen,

Yahudilere yapıldığı ileri sürülen eziyetlerin kompleksinden kendini

kurtaramamış olan Alman, halen, Yahudi’ye karşı ezik ve ona karşı alttan

alıp, anlayışlı davranmak zorunda hissediyor kendisini.
Günümüz küresel düzeninin kurucularından ve idarecilerinden 95 yaşındaki

Henry Kissinger, ikili sohbetlerinde, sağlığını neye borçlu olduğunu

soranlara “Ben dünyanın en mutlu insanıyım, çünkü insanlığa hizmet

ediyorum” diyor. Ezoterizmle yakından ilgilenen Kissinger ayrıca “Ben,

Tanrı’yla konuşuyorum” diyor. Şimdi, Kissinger gibi Almanlar da dünya

çapında , “Küresel” ve “Tanrısal” bir rol peşinde.









yalanyazantarihutansin.org
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koynunda beslediği yılanlar!

 AK Parti içerisinde de yıllarca bekleyip de Başbakan olamayan…

Cumhurbaşkanı yapılmayan…

Başköşeye konulmayan…

Artık derkenar olan…

Raf ömrünü dolduran…

Emekliye ayrılan…

Kendini dev aynasında gören…

Hep kendine isteyen…

Bıkkınlık uyandıran…

Makamlara ve mevkilere hep kendini layık gören…

“Merdiveni ikişer, ikişer çıkan” gençlerin iflahını kesen...

Bir şey olmasına asla fırsat vermeyen…

Gençleri “dünkü çocuk” diye yererken, kendini asırlık çınar diye öven…

Beştepe’ye göz diken…

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına tahammül edemeyen!

Kendini ağa, milleti maraba gören ne kadar kifayetsiz muhteris varsa…


“Ayna ayna güzel ayna! Cumhurbaşkanlığına, başbakanlığa benden daha

layık kim var bu dünyada?” diyen ne kadar tedavülden kalkmış muhannet

kafa varsa “gemiden atlıyor.”

Gemiden, “Aydın Doğan’ın” kollarına atlayıp AK Parti’ye çemkiriyor…

Fırtınalı havada gemiyi ilkin sıçanlar terk eder dedim ya…

Anlayacağınız, tıyneti benzer olanlar da sosyal medyadaki, “Gemi batıyor,

atlayan kazanıyor” tezahüratları arasında biiir bir gemiden atlıyor.

Ne dostluk dinliyooor, ne arkadaşlık…

Ne ahlak dinliyooor, ne dâvâ…

Ne sadakat dinliyooor, ne vefa…

İçinde çınlayan o şeytani kibir yüzünden, yüreği katılaşıyor, hırs ve intikam

duygusuyla gözleri kararıyor.

Et istiyor, can istiyor, kan istiyor…

Bir avcı iştahıyla pusuya yatıp, “zayıf” ânı kolluyor.

Ve o an gelince de “tepesine çullanıyor”…

Tıpkı, “17-25 Aralık”taki gibi…

“Gezi İşgali”ndeki gibi…

“Kobani eylemleri”ndeki gibi…

“Suriye meselesi”ndeki gibi…

“Rusya krizindeki” gibi…

Yedi Haziran sonrası gibi…

Bir Kasım öncesi gibi…

Fırsat kolluyor.

O anı kaçırmıyor.

Dikkat ettiniz mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koynunda beslediği ne kadar yılan varsa, alayı

“puslu havalarda kafa kaldırıp tıslamaya başlıyor.”

Çevresinde ne kadar Brutüs varsa, AK Parti türbülansa girsin de,

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sırtından vursun diye haince bekleşiyor.

Eteklerinde ne kadar taş varsa döküyor…

“Çınarın gölgesinde gün görmemiş ne kadar sır varsa ortaya dökerim

haaaa” diye parmak sallaya sallaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tehdit

ediyor!

Aba altından sopa gösteriyor.

Yaşına başına bakmıyor…

Düştüğü durumu fark etmiyor.

Allah’tan korkmuyor, kuldan utanmıyor.

İlle de rövanş, ille de intikam istiyor.

Beştepe’yi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dar etmek için elinden geleni ardına

koymuyor.

Öyle bir ateşle istiyor ki, FETÖ’yle mi kol kola girmiş, Aydın Doğan’la mı

ittifak etmiş, asla umursamıyor.

Memleketin içinde bulunduğu “bıçak sırtı” süreç umurunda bile değil!

Cizre yanmış, Sur tutuşmuş, Gaziantep’e havan topları düşmüş asla

umursamıyor.

Bilakis AK Parti türbülansa girsin de “hançeri” Cumhurbaşkanının sırtına o

zaman saplasın istiyor…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’la, Başbakan Davutoğlu’nun arasını açmak için

yarışıyor.

En küçük bir “umut ışığı” yakalamak için neredeyse ölüyor.

Ortalığı karıştırmak için çırpınıyor.

Kırgın, dargın kim varsa “şeytan” gibi yaklaşıp vesvese vererek, içinde bir

ihanet istidadı meydana getirmeye çalışıyor.

Bu fırtınalı havada gemiyi ilkin terk eden sıçanlar var ya…

Hepsi veba saçıyor.

Bakmayın şu vakte kadar Cumhurbaşkanı’na yakın olduklarına…

Bakmayın suyun gözesinde durduklarına…

Âraf Suresi’ndeki Belam gibi…

Cennetten kovulmuş şeytan gibi…

İçlerindeki o “şeytani kibir” ruhlarını ele geçirince safiyet bırakmıyor!

Kimi kendini Vatikan’da Papa’nın elini öperken, kimi de sermaye

karşısında rükû edip el öperken buluyor.

Müslümanların çektikleri kimin umurunda ki?

Ali Karahasanoğlu, zalimlerin Hasan Abi’ye açtıkları davalara girmekten,

yasını adliye koridorlarında tutmak zorunda kalırken…

Hasan Abi, rahmana kavuştuğu halde bu ihanet şebekesi, hâlâ yakasını

bırakmazken…

Bizim mahalledeki “yüksek manevra kabiliyetlilerin” alayı, koro halinde

Can Dündar’ın, Erdem Gül’ün “basın özgürlüğü” için edebiyat yapıyor.

Bu mahallede öteki mahalle kompleksinden geberen, Aydın Doğan yalakası

şahsiyet yoksulları için Akit’in, tepesine üşüşen akbabalarla boğuşması dert

mi ki?

Dert değil tabii ki…

Hem bize gölge etmesinler de, başka ihsan istemeyiz!

Bize Allah yeter!

Mehtap Yılmaz.YeniAkit.4 Şubat 2016








yalanyazantarihutansin.org
Üçüncü dünya savaşı başladı

 Kaç senedir “küresel din savaşının” başladığını ve adı konulmadan devam

ettiğini anlatıp duruyoruz. Bunları yazıp-konuşurken bazıları, komplocu

olduğumuzu, bazıları savaş kışkırtıcılığı yaptığımızı düşündü. Bu tür her

gelişmeden Batı'nın galip çıkacağına “iman edenler” ise bıyık altından

gülüp geçtiler. Bunlar zaten bilinen ve tahmin edilen şeyler. Mühim bir

durum da değil. Bunlara bir şeyler anlatma veya ikna etme derdinde de

değiliz.

Şimdi parçaları tekrar yerine koyalım ve resme bakalım. 2014’ün

sonbaharına girerken Papa, gazetecilere yaptığı açıklamada, “3. Dünya

savaşı başladı. Ama parça parça” demişti. Papa’nın arabuluculuğu ile

2014’ün Aralık ayında ABD ve Küba arasındaki düşmanlık bitirildi. 50

yıllık düşmanlık yerini barışa bıraktı. 2015’in Eylül ayı sonunda ABD’nin

gizli teşviki ve yol vermesiyle Rusya Suriye işgaline, ABD, Avrupa ve

İran’la beraber dahil oldu. Suriyeli Müslümanları katletmek için Rusya’dan

gönderilmekte olan uçaklar, tanklar, silahlar, füzeler ve askerler Ortodoks

rahipler tarafından takdis edildiler. Rus Ortodoks patriği Suriye işgalinin bir

“Haçlı savaşı” olduğunu çekinmeden ifade etti.

2014’te Katolik Papa Türkiye’ye geldiğinde Bizans Patriği Bartholomeos

ile ortak ayin icra ettiler.. 12 Şubat’ta Papa Franciscus Küba’da Rus

Ortodoks Patriği Kiril ile ittifak görüşmesi yapacak. Uluslararası Siyonizmle

de iş birliği yapan Haçlı dünyası Müslümanlara karşı kendi aralarında

birleşiyor.

Şu anda Suriye’de ABD, Avrupa, Rusya, İsrail ve İran, Müslümanlara karşı

ittifak kurmuş vaziyetteler. Şu gerçeği tam olarak görelim artık. İslam

dünyasıyla ilgili Rusya ile ABD arasındaki zahiri farklılıklar sadece kayıkçı

kavgasıdır. Aralarındaki gizli ittifakın deşifre olmaması için icra edilen bir

mizansendir. ABD ve Rusya Suriye krizinin başından bu yana müttefiktiler.

Gerisi hikaye..

Peki bütün bu Haçlı-Siyonist ittifakına karşı İslam ülkeleri ne yapıyor?

Haçlı-Siyonist dayanışması Müslüman ülkelerin de kendi aralarında ittifak

kurmalarına sebep oldu. 2015’in Aralık ayında Riyad’da toplanan İslam

ülkeleri Ortak İslam Ordusu ve Ortak İstihbarat Merkezi kurduklarını

açıkladılar. Bu ittifaka dahil olan ülke sayısı 40’ı geçti.. Bu gelişmeden

sonra ABD, Avrupa, Çin, Rusya, Mısır, İsrail ve Suriye’de çok önemli ve

dikkat çekici gelişmeler oldu.

Rusya 2016 yılına büyük bir şokla girdi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal eden

Generali ile Rusya’nın Suriye işgalini planlayan ve aynı zamanda Rus

Genelkurmayının İstihbarat Başkanı da olan General aynı gün öldürüldüler.


Gelelim son 15 günde olanlara.. Önce, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı

Adil bin el-Cubeyr dünyaya meydan okuyan şu konuşmayı yaptı:

"Dünyanın ekonomisine katkı sağlayan ABD, Avrupa ve Çin'de bulunan

7.6 trilyon dolar İslam ülkelerine ait yatırım ve paraları geri çekilebiliriz. Bu

durumda dünya ekonomisinin ne hale geleceğini Batılı ve Çinli dostlarımız

bir kez daha düşünsünler..."

Bu tehditten bir iki gün sonra Çin Dışişleri Bakanı şu açıklamayı yapma

gereği duydu: "Suriye'ye veya Ortadoğu'da başka bir çatışma alanına asker

veya operasyonel güç göndermeyi düşünmüyoruz.."

Devamında ise şunlar oldu;

Darbeci Sisi’nin başında bulunduğu Mısır'da, Yüksek Mahkeme, İhvan

Üyelerinin yargılandığı 'Kirdase' olayları davasında 149 kişi hakkında

verilen idam kararını bozdu.

İçinde bir Tuğgeneral ve bir Albayın da bulunduğu 34 kişilik İranlı ölüm

timi kuşatılıp 6'sı ölü 28'ı sağ olarak Halep'te muhalifler tarafından esir

alındı.

Suriye'nin Türkiye sınırındaki Türkmen Dağı bölgesinde, Rus ve Esad

generallerinin bir araya geldiği karargaha düzenlenen baskında, 4 Rus, 5

Esad generali olmak üzere toplam 15 üst düzey subay öldürüldü.

Rusya Genelkurmay Başkan'ı Valeri Gerasımov Suriye'de öldürülen Rus

generallerle ilgili Interfax'a şöyle konuştu: "Suriye'de olup bitenlerden

tamamen Türkiye sorumludur. Bu olay bardağı taşıran büyük bir suikast.

Bu büyük bir saldırı ve bu saldırının arkasındaki tek güç Türklerdir.

Görülüyor ki sahada yani Suriye topraklarının her bir köşesinde Türkler

çok etkililer. Bu suikast unutulmayacak. Bu, Türklerin biz Ruslara karşı ilk

icraatları değil. Bunlar Çeçenistan'da, Ermenistan'da, Ukrayna'da, Kırım'da

hep karşımıza çıkanlardır.”

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise generallerin öldürülmesini şöyle

yorumladı. "Türkiye'nin eylemleri, Rusya'ya karşı eşi görülmemiş bir

meydan okumadır. Bu bizim seçimimiz değildi."

Suudi Arabistan'da 'terör şüphesiyle' 10 Amerikalı tutuklandı. ABD Dışişleri

yetkilisi, Suudi Arabistan'da Amerikan vatandaşlarının tutuklandığını

doğruladı.

Gelelim Rusya’nın ekonomisine. Türkiye’ye ambargo uygulayan Rusya’nın

ekonomisi çöküyor, Rus halkı sorgulamaya başladı: Geçen sene 1.100

dolara tekabül eden maaşlar 450 dolara düştü. Moskova'da m2'si 6.000

dolar olan işyerleri 2.200 dolara düştü. Yoğun bir Türk düşmanlığı

propagandası yapılmasına rağmen Rus hükümeti ciddi olarak sorgulanıyor

artık. Halk, "Bizim Suriye'de ne işimiz var" demeye başladı. Ayrıca her gün

Ukrayna'dan 5 ile 10 arası asker cenazesi geliyor Rusya’ya. Yayın yasağına

rağmen ailelere teslimle öğrenilen asker zayiatları ciddi tepkilere sebep

oluyor.

Savaşın başından bu yana Suriye’de 24 İran Generalinin öldüğünü

hatırlatan Başbakan Davutoğlu, "Soğuk savaş günlerinde, muazzam bir

süper güç olan Sovyet birliklerinin nasıl zelil bir şekilde Afganistan'dan

çıktığını unutmasınlar. Bugün Suriye'ye de girenler aynı şekilde çıkacaktır"

diyerek Suriye’deki tüm yabancı işgalcilere meydan okudu.

İslam dünyasının meydan okumaları karşısında panikleyen Avrupa ve

liderleri Angela Merkel Ankara’yı iknaya çalışıyor.

Suriye’de şartların hızla değişmeye başladığını gören İsrail lobisi

Ankara’nın kapısını çalıyor.

Önümüzde ise çok daha hızlı ve sıcak günler var.. ABD, Avrupa, Rusya,

İran, İsrail ve diğer işbirlikçilerin halini göreceğiz. Hadi hayırlısı..

9.2.2016

Alper TAN









yalanyazantarihutansin.org
Haçlılar geliyor,Türkiye'ye sahip çıkın!

 Türkiye: “PYD`ye verilen silahlar PKK`ya gidiyor. PYD ve YPG,

PKK`nın Suriye`deki uzantısı bir terör örgütüdür.”
Amerika: “PYD bize göre terör örgütü değildir. DAEŞ`le mücadelede ön

plandadır”
Türkiye: “Sizin stratejik ortağınız biz miyiz yoksa PYD mi?”
Amerika: “Hık..mık…kem…küm… şarolom…şum”
Türkiye: “Terör örgütünde yakalanan silahlar, bize dost diyen ülkelerin

silahları çıkıyor bu ne iş?”
Amerika: “Hık..hık…”
Rusya : “PYD bizim stratejik ortağımızdır!”
Türkiye: “Ya PKK?”
Rusya : “PKK cici çocuk, HDP`yi Rusya`da ağırlamaktan onur duyduk.

Türkiye derhal barış masasına dönmeli”
Türkiye: “ Ey Rusya Suriye`de her gün onlarca sivili öldürüyorsun, dünya

susuyor!”
Rusya : “Bunu uçağımızı düşürürken düşünecektin. Sana uçağımızı nasıl da

düşürttük ha..hah ha..”
Türkiye: “Nasıl yani!”
Rusya : “Bzzt… Türkmendağı”
Türkiye : “Kimle düşürttünüz! Nasıl yani? Bilerek mi?”
Rusya : “….Yorum yok. Amerika`ya sor, İsrail`e sor, Esed`e sor… hatta

İran`a sor. Şıkıdım… şıkıdım”
İran : “Türkiye Rus uçağını düşürmenin bedelini çok ağır ödeyecek!”
İsrail : “Rus uçakları bizim hava sahamızı da işgal etti ama yanlışlıkla… Biz

düşürdük mü?
(Bu arada Irak: “Türkiye Musul`daki askerlerini çeksin ABD: Türkiye

Musul`daki askerlerini çeksin Rusya: Türkiye Musul`daki askerlerini çeksin

İran: Türkiye Musul`daki askerlerini çeksin.”)

Bu arada Ermenistan: Büyük Ermenistan hayallerimiz bitmedi, Türkiye`nin

doğusu Büyük Enrmenistan`ındır.

Bu arada HDP: “1915`te Ermeni soykırımı yapılmıştır. Kürt halkı adına

Ermenilerden af diliyoruz.”
Bu arada HDP-PKK: “Başlatılan mücadele Bağımsız Kürdistan idealinin

bir parçasıdır.”

Bu arada Barzani (Aradan sıyrılma çabasındadır): “Bağımsız Kürdistan`ın

kurulması için hiçbir engel kalmamıştır.

İsrail: “Vaadedilmiş topraklar (Arz-ı Mevud) Nil`den Fırat`a kadar uzanır.

Bilmem anlatabiliyor muyum?
Türkiye : Yaa noluyor kardeşim? Teker teker gelsenize!

Evet Sevgili okurlar, yukarda yazdıklarım bir tiyatro oyunundan alınmış

pasajlar değil. Her gün, gazetelerde okuduğunuz, televizyonlarda izlediğiniz

haberlerden kısa kısa derlemeler.

Türkiye`nin nasıl ve kimler tarafından hangi işbirlikçilerle hedefe

oturtulduğunu anlamayan var mı hala? Birinci Dünya Savaşı`nda Osmanlı

parçalanırken kimler dost ise şimdi de aynı “kankalık” yeniden tedavülde.

Aşağıdaki denkleme itirazı olan var mı bilmiyorum.
En büyük kankalar: Rusya-ABD
Şaşırtan kankalar: İran-İsrail, İsrail-Suriye, İran-ABD
En çok şaşırtan kankalar: ABD- İran
Üçlü kankalar : ABD-Mısır-İsrail
Hepsiyle kanka: Irak
Hepsiyle kanka: Ermenistan
Hepsiyle Kanka: HDP/PKK
Gizli kankalar: Suriye-İsrail, İsrail-İran-Irak-Ürdün
Perde arkasındaki büyük kanka: İNGİLTERE
Allah aşkına anlayın artık. Herkes Osmanlı tarihini yeniden okusun.

Özellikle gerileme dönemini, birinci dünya savaşı dönemini yeniden

okusun. Haçlı-siyonist ittifakın imparatorluğumuzu hangi tuzaklarla, hangi

ihanetçilerle yıktığını her Türk bilmeli değil mi? Şu anda kıyametlerin

koptuğu coğrafya çok değil 90 yıl önce bizim topraklarımızdı. Bu topraklar

Haçlılar tarafından önce işgal edildi. Sonra onlar kimi istedilerse bizi onlar

yönetti. 100 yıl sömürüldük. Başta Türkiye olmak üzere Müslümanların

“yeter artık” dediği ya da diyeceği bir dönemde işgal yeniden başladı. Allah

aşkına anlayın artık. Türkiye`de ya da Mısır`da ya da Ürdün`de, Suriye`de,

Irak`ta, Arabistan`da kimin iktidarda olduğu onların umurunda değil.

Onların önemsedikleri muktedirlerin kendi emir kulları olup olmadığı. Onun

için Mursi`yi devirdiler. Onun için ırak`a girdiler, onun için Suriye`deler.

O`nun için Türkiye`yi yalnızlaştırıyorlar ve O`nun için Tayyip Erdoğan`ı

istemiyorlar. Bir gün CHP tek başına iktidar olup da Kılıçdaroğlu, “One

Minute” dese O`nu da istemezler. Onların istediği, yüzde 15-20`şer oy

almış birkaç partili koalisyonlarla Türkiye`nin yönetilmesi. Açın okuyun

1950`den 2002 yılına kadar Türkiye`de 52 hükümet kurulmuş olması

sadece bir tesadüf olabilir mi? 1980 yılına kadar MİT`in maaşlarını

ABD`nin ödemesi bir tesadüf olabilir mi? Ve bunu bilmeyen bir başbakan

(Ecevit)`in ülkeyi yönetmesi kabullenilebilir mi?

Haçlı-siyonist ittifak birinci dünya savaşıyla, sadece Osmanlı`yı

parçalamadı. Osmanlı topraklarındaki fosil yakıtlara da(Petrol) el koydu.

Sömürdükleri petrol bitmek üzere. Dünyada petrolün yerini alabilecek tek

bir enerji kaynağı var: Bor Madeni. Ve dünya bor rezervinin yüzde 80`i

Türkiye`de. Amerika, Rusya, İngiltere, Almanya ve Fransa borla çalışan

otomobil ve motorların prototipini ürettiler bile.
Türkiye varlık-yokluk tünelinden geçiyor.

Siyaset zamanı değil, devlete sahip çıkma zamanı.

Yemin ederim, kulağıma gelen sesler haçlıların ayak sesleri…
“Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle

hoşnut olacak değillerdir.” (Bakara Suresi: 121. ayet)

Latif Şimşek,Beyazgazete09.02.2016












habervaktim.com
Bu On Kötülük Yıkar Batırır - M. Şevket Eygi
Yazarın Tüm Yazıları »

M. Şevket Eygi / Milli Gazete

AŞAĞIDA sayacağım kötülükler, azgınlıklar, günahlar toplumları ve

devletleri sarsar, bozar ve sonunda yıkar.

Bunların birincisi: Ailenin yıkılmasıdır. Bugünkü kanunlar ailenin

temellerini dinamitlemektedir. Eski Medenî Kanun da kötüydü ama

bugünküsü beter ve berbattır.

İkincisi: Müslüman bir ülke ve devlet idam cezasını kaldırırsa batmaya

mahkumdur. Kur’an “Kısasta sizin için hayat vardır” buyuruyor. Âdil

kanunlara göre âdilâne yargılanarak; katiller, büyük rüşvetçiler, büyük

uyuşturucu işi yapanlar, kadınlara tecavüz edenler ve teröristler idam

edilmelidir.

Üçüncüsü: Lüks, israf, saçıp savurma, gurur ve kibre yol açan ihtişam; aşırı

lüks meskenler, aşırı lüks otomobiller, aşırı lüks cep telefonları, aşırı lüks

mobilyalar, aşırı lüks yeme içme giyinme, aşırı lüks konaklamalar toplumun

temellerini sarsan bir kötülüktür. Yıkıma ve çöküşe götürür.

Dördüncüsü: Şu konuda güvene sahip olmayan toplumlar, ülkeler ve bu

güvenleri sağlayamayan rejimler batar: (1) Din, inanç konusunda güven ve

hürriyet… (2) Can güvenliği… (3) Mal güvenliği… (4) Irz, namus, nesep

güvenliği.

Beşincisi: Toplum ve devlet sermayeyi üretim için kullanmalıdır. Ülke

sermayesinin büyük kısmının, üretmeyen lüks meskenlere, binalara,

yazlıklara, AVM’lere, stadyumlara, tek kelimeyle betona gömülmesi ve âtıl

hale getirilmesi çöküş ve batış sebebidir.

Altıncısı: Bir halk, bir toplum, bilhassa çocuklar ve gençler; iyi, sağlıklı,

dengeli beslenmezse o ülke batmaya mahkumdur. Gıdalarda ve meşrubatta

300 kadar kimyevî maddenin, koruyucunun, yapay aromanın, boyanın

bulunduğu, on milyonlarca vatandaşın hibrid buğdayla, genetiği

değiştirilmiş ürünlerle beslendiği bir toplum sağlığını koruyamaz. Sağlıksız

bir toplum sarsılır batar.

Yedincisi: Millî kimliğin ve dominant kültürün İslam olduğu bir ülkede halk

dünyevileşir ve dinden koparsa batış kaçınılmaz olur. Din ahlak ve fazilet

demektir. Din gerileyince ahlak bozulur, faziletler uçar gider. Ahlaksız ve

faziletsiz bir toplum yaşamaz. Dıştan dindar görünen ama ahlakı zayıf ve

kötü olan bir toplum da batar.

Sekizincisi: İç barış, sosyal mutabakat (uzlaşı) yıkılırsa; halk ülke ve devlet

de yıkılır.

Dokuzuncusu: Genç nesillere doğru dürüst ve yeteri miktarda (1) bilgi ve

kültür… (2) ahlak ve karakter terbiyesi… (3) sanat güzellik estetik boyutu

kazandıramayan; bozuk, kötü, müflis, çağ dışı bir eğitim sistemi ile hiçbir

ülke ayakta duramaz.

Onuncusu: Ülkeler, toplumlar, devletler adaletle ayakta durur. Adalet

mülkün temelidir. Sadece kanunlarla adalet olmaz. Kanunların âdil olmaları

ve âdilâne uygulanmaları gerekir. Hakkı yenenlerden ziyade, haksızların

hırsızların gaddarların haklarını koruyan bir hukuk sistemi devleti de,

ülkeyi, halkı da batırır.

On madde saydım, bilmem bir şey anlatabildim mi?

(İkinci yazı)

O Gence

Sen seksen milyon içinden çıkacak ve Dine Millete çok büyük hizmet

edecek tek bir gençsin. Kendini yetiştirmen için sana bazı ipuçları

veriyorum:

İtikadını tashih et yani Kur’ana, Sünnete, Cemaate dayalı doğru inançlara,

doğru iman kültürüne sahip ol. İtikadında bid’at olursa şansını yitirirsin.

Beş vakit namazı dosdoğru kılacaksın. Aksi takdirde beklenen hizmetkar

olamazsın. Namazları cem’ etmen konusunda fetva ve ruhsat yoktur.

En az Kudurî seviyesinde fıkıh öğren. Fıkıhsız adam olamazsın.

Arkadaşlarına ve emsaline imamlık yapabilecek derecede kıraat ve fıkıh

bilmelisin.

Namazı başında takke veya başka bir islamî serpuş olduğu halde kılman

şarttır. Bu kadar kolay ve zahmetsiz bir sünneti ve edebî yerine

getiremiyorsan adam olamayacaksın demektir.

Kur’an, Peygamber (Salat ve selam olsun ona), Selef-i Sâlihîn ahlakı ile

ahlaklı ol. Bu ahlaka sahip olmak için İhyâ kitabını oku ve içindeki bilgileri

elden geldiği kadar, bütün gayretinle hayata uygula.

Benliğini yenemezsen, nefs-i emmâreni dizginleyemezsen adam olamazsın.

Lüks eve, lüks otomobile, lüks mobilyaya, lüks giyim kuşama, lüks yazlığa,

lüks yeme içmeye, lüks konaklamaya talip olmayacaksın. Bunları istersen

adam olamazsın.

Ehl-i Teivhid, Ehl-i Kıble mü’min kardeşlerini sev, onlara acı, onları

benimse, onlara yardımcı ol. Sakın onlara düşmanlık etme. Onların gizli

ayıp ve günahlarını araştırma, öğrenirsen ifşa etme. Efendimizin “Siz

birbirinizi sevmezseniz Müslüman olamazsınız” buyurduklarını duymadın

mı?

Çeneni tutmazsan adam olamayacaksın. Devamlı gıybet eden bir kimse iyi

ve dindar Müslüman değil, şeddeli eşşektir. Gevezelik, dedikodu ve

zevzeklik yapma. Ya hayır söyle ya çeneni kapat!

Öyle ol ki, düşmanların bile sendeki islamî faziletleri ve tecellileri görsün,

kabul ve teslim etsin.

Allah’ı ve Resulünü çok seversen, başına gelecek imtihan belalarına hazır

ol.

Alabildiğine mütevazı, alçak gönüllü, gurursuz, kibirsiz ol. Allah gururluları,

kibirlileri, büyüklük taslayan sefilleri ve sefilleri sevmez.

Ruhbanları, alimleri, din büyüklerini erbab haline getirme, putlaştırma.

04.02.2016  






yeniakit.com.tr
Anadolu’nun Kilidi Bolvadin

Afyon için Anadolu’nun kilidi denilir. Ülkemizin dört bir yanına giden

önemli kavşak noktalarından birisidir. Şifalı suları, havası, toprağı pek

bereketlidir.

Yalnız böyle bir ün, Afyon’a ait olsa da esas bu şöhrete destek veren

Bolvadin İlçesi’dir. Bolvadin İpek yolu şehridir.

Bolvadin’in isminin “bol ve bereketli” manasına geldiği söylenir, tahrir

defterlerinde “geniş otlaklı ova” diye geçmektedir.

Bilinen kayıtlara göre Bolvadin, 10 bin yıllık bir tarihe sahip. M.Ö 8000

yılında yerleşik hayata geçildiği bilinmektedir.

Bolvadin, pek çok medeniyete; kimi vakit uzun, kimi vakit kısa süreli ev

sahipliği yapmış bir beldedir.

Şehir ve insan kimliğine ise Selçuklu ve Osmanlıların yurt edinmesiyle

kavuşmuş ve halen bir Selçuklu ve Osmanlı şehir kimliğini, kayıplara

rağmen sürdürmektedir.

Şehrin tarihi kimliğinin yanı sıra, insanları da muhafazakâr kimlik çizgisini

olabildiğince korumakta ve yaşatmaya çalışmaktadırlar.

¥

Bolvadin’e yolum düşmeyeli 10 yıl olmuş. En son 2004-2009 yıllarında

belediye başkanı olan Dr. Ahmet Helvacı döneminde gelmiştim.

Ahmet Helvacı şimdi Erzurum Yakutiye kaymakamı olarak görev

yapmaktadır. Bolvadin’deki değişim onun icraatlarıyla başlamıştı.

Şimdiki başkan Fatih Kayacan ile zirveye tırmanmakta. Bolvadin bir hayli

büyümüş ve gelişmiş ve ilçe görünümünden ziyade bir il görünümüne

kavuşmuş.

¥

Bolvadin’in Türkler tarafından fethi, Malazgirt zaferinin ardından 1107

tarihinde “Emir Menkülek” tarafından gerçekleşmiş. Bolvadin ismi de o

dönem verilmiş.

Fethin ardından; Karkın, Çepni, Yazır ve Avşar boyları, Sarıkeçili,

Karakeçili, Honamlı, Selçuklu, Tekkeli Yörükleri ile Karainbeyli, Morcaali,

Tabanlı, Karabağ Türkmenleri yerleşmişler.

Günümüz Bolvadin ve köylerinin nüfusu, ağırlıklı olarak bu boylardan

oluşmaktadır.

Selçuklu ve Osmanlı’nın; “insana hizmette olmazsa olmaz şartının” gereği

olan ve İslam medeniyetinin ana gövdelerini teşkil eden; “camiler,

mescitler, çeşmeler, hanlar, hamamlar, mektepler, medreseler, köprüler ile

imarethane ve Mevlevihane” şehrin kimliğinin tapusudur.

¥

Bolvadin, Balkanlar’ın Fatihi I. Murad Hüdavendigar devrinde Osmanlı

mührü ile sahiplenilmiş. Yavuz Sultan Selim vaktinde ise kaza merkezi

olmuş.

Fatih Sultan Mehmet döneminde de Anadolu’nun kilidi durumuna getirilmiş

ve ona göre bir düzenleme yapılmış.

İstiklal mücadelemizde ise Bolvadin, 14 Nisan 1921 tarihinde

“İngiliz/Yunan” ittifakıyla işgale uğramış. 24 Eylül 1921 tarihinde

düşmanlar kovulmuş.

Cennet mekân II. Abdülhamid Han’ın 1894 yılında yaptırdığı ve halen

ayakta kalan “Yanık Kışla” o günlerin şahitlerindendir.

Bolvadin’e dair ilginç bir not iki bilgi aktaralım.

Bir “Ahi” şehri olan Bolvadin’de 1830 yılında 150 çeşit meslek grubu

varmış.

Söz Bolvadin’den açılmışken “Milli Sinemanın” öncüsü ve sinemaya ilk

defa dini-milli değerlerimizi, “insan ve Müslüman” bir karakterle aktaran

Yücel Çakmaklı’yı hatırlayarak ruhuna bir Fatiha göndermeli.

Bu makale 3.088

kez okundu

Emperyalist güçlerin elinde oyuncak olan âdeta Haçlı Seferinin mensupları

gibi davranan bu ülkenin millî ve manevi değerlerine, tarihine düşman

olarak Hıristiyan Batı’nın kültür potasında erimiş, Batı’nın devşirmeleri

yani bu ülkenin evlatları kişiler vardır.
Türkiye’nin düşmanları; bu sözde aydın ama bir o kadar millî olmayanlara

emperyalist ahtapotunun kolları gibi her birine ihanet görevi vermiştir.

Kandil, Müslüman Kürtlerin evlatlarını mürted yani Müslüman iken kafir

yapmaktadır. Daha sonra onlara terör eğitimi vererek yetiştirmektedir. Bu

teröristler katliam yapmak, cami, hastane, kültür merkezi, okul ve Kürtlerin

bina ve iş yerlerini yakmakla görevlendiriliyor. Bir robot halinde görevleri

öldürmek ve ölmektir.
Bildiri yayınlayan sözde (hain) aydınların görevi ise Yahudi kontrolünde

dünya medyası ile birlikte PKK’nın zulüm ve katliamını gizlemektir. Zaten

bu sözde aydınlar bildirilerinin Türk kamuoyunca tepki ve nefretle

karşılanacağını biliyorlar. Onların maksadı yalan iftira ve ithamlarla dolu

bildirini çeşitli ülke dillerine tercüme ederek Türkiye’nin itibarını

zedelemek, Türkiye’yi terörist ve katliam yapan durumuna sokmaktır.
CHP yetkililerinin görevi Türkiye’de ileriye dönük mezhep kavgası için

partiyi Alevi partisi haline getirmektir.
CHP’nin eski Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Savcı Sayan’a göre MYK’nın

51 üyesinin 41’i Alevidir.
HDP’nin görevi PKK’ya destek olmak Büyük Ermenistan ve Büyük İsrail

adına bölgenin boşaltılması için PKK’nın zulmüne karşı çıkmamaktır. 2002

-2015 arası AK Parti iktidarı faiz lobisine 462 milyar TL verilmesini

önlemiştir. Ve bu para devlet kasasına girmiştir. Geçmişte devlet bütçesinin

140 katrilyon (yani 140 milyar TL) yarısı yani 70 milyar TL’si faiz lobisine

faiz olarak ödenmiş idi. Faiz lobisi ve Boğaziçi Baronları eski günlerin

hayali içindedir.
Dış güçlerin maddi imkânları ile beslenen bazı medya, PKK’yı

desteklemekle görevlidir. En büyük rol ise paralel yapıya verilmiştir.

Mecliste Türkiye-İran savaşında İran’ın yanında yer alacağını beyan

edenler vardır. Küresel sermaye (Yahudi ağırlıklı) Türkiye’yi ekonomik

krize sokma hayalindedir. Ve bütün bu şer güçler Türkiye’yi siyasi ve

ekonomik bir kaosa sürüklemek için çalışıyorlar.
Suriye siyasi olarak bir leş misalidir. Her ülke kudreti oranında paylaşmak

istemektedir. Rusya ülkesinde yaşanan ekonomik krizi örtmek için

Suriye’yi ikinci Afganistan yapmıştır. Ama bu ülkeden de defolup

gidecektir.
Ortadoğu başta olmak üzere dünyadaki savaşlar niçin yapılıyor diye

sorarsak; dünyanın bir yıllık gelirinin yarısı 85 aileye (çoğu Yahudi) aittir.

OXFAM tarafından açıklanan rapora göre dünyanın en zengin 62 kişisinin

serveti 1 trilyon 76 milyar dolardır. Bu rakam aynı zamanda dünyada en

yoksul 3 milyar 600 milyon insanın gelirine eşittir. İşte dünyada yaşanan

savaşlar bu sömürünün devamı için yapılmaktadır.

01.02.2016






yeniakit.com.tr
Şia düşmanlığı ithamı gerçekleri örtemez

Son yazılarımdan sonra Şia câmiasından Şiîlik düşmanlığı yaptığım

noktasında epey suçlamalara muhatap oldum. İşi, ağır hakaret boyutlarına

vardıranlar da çok. Bunlara teker teker cevap vermeye ne vaktim ne de

niyetim var. Ancak gerçekleri görmek isteyenlere topluca bir cevap yazısı

yayınlamak da şart oldu.

Ben, Şiîliği ana akım Müslümanlardan ayrılmış bir fırka olarak görüyorum.

Ehl-i Sünnet müntesibiyim. İtikatta ve füruuda ciddi ihtilaflarımız var.

Ancak bu durum yeni değil, Şiîlik tarih sahnesine çıktığından beri var. Dün

olduğu gibi bugün de var ve gelecekte de olacaktır. Bunu Şia da kabul eder.

Şiîliğin Ehl-i Sünnet karşıtlığı ise Sünnîliğin Şia karşıtlığıyla yarışamaz.

Şia’nın dinî kaynaklarının iskeletini bu karşıtlık oluşturur. Sadece karşıtlık

değil, öfke ve nefretin de en üst düzeyde olduğu; hadis, tefsir, fıkıh, kelam,

tarih ve diğer kaynaklarda sabittir. Hayır diyenler için en temel

kaynaklardan yüzlerce örnek gösterebilirim. Ancak ben bunu yeni

öğrenmedim, dün de biliyordum.

Fakat bizim düsturumuz; ekol olarak bizim meşrebimiz bize, sizin

meşrebiniz sizedir. Allah (c.c) din günü herkese hakikati gösterecektir. O

zaman her kesim kendi inandığı hakikatleriyle yaşasın.

Bu meyanda Şia ve Ehl-i Sünnet arasında usûl ve füruuda bir vahdetin

olmayacağını, mezheplerin yakınlaştırılması çalışmalarının yanlış olduğunu,

Şia ve Sünnîlerin birbirinin haklarına riayet ederek beraber

yaşayabileceklerini, siyasi ve iktisadi birlik yollarının aranmasının daha

rasyonel ve tarihi gerçeklere uygun olduğunu hep söyledik. Bu bağlamda

tavır da geliştirdik.

Meselâ 2006 yılında Hizbullah’ı İsrail’e karşı savaşırken yukarıdaki

bilgilerimize rağmen  destekledik. O dönemde bu köşede Hizbullah’a

destek yazılarımız kayıtlarda duruyor. Küresel hegemonik güçlerin nükleer

silah sahibi oldukları bir vasatta İran’ın da nükleer enerji ve hatta nükleer

silah sahibi olma hakkının olduğunu yazmıştık, bunların da kayıtları

arşivlerde mevcuttur.

Zamanında İran’ın kendi içindeki Sünnîlerin haklarını gasbettiğini, 1

milyona yakın Sünnî’nin yaşadığı Tahran’da bir tek Sünnî câminin

açılmasına dahi izin vermediğini falan yazan uyarılar da yapmıştık. Ama

maalesef Türkiye’de her yerde câmi açan Şiîlerin bu yanlışı eleştirmek

yerine hep tevil getirme yoluna gittiklerini de gördük. Ancak mesele bu

türden yanlışlarla kalmadı.

İran, Irak’ta, Yemen’de büyük yanlışlar yaptı; siyasi ve askeri olarak  Şiî

yapıları yanlış yönlendirdi. İran, Suriye’yi işgal etti, gulat Nusayrîleri

Sünnîlere tercih etti. Kadın, yaşlı ve çocuk demeden katliamlara icra eden

Baas rejimini destekledi ve katliamlara ortak oldu. Sünnî Arap başkentlerini

ele geçirme savaşı başlattı.

Ben bu satırları kaleme alırkenİran’ın yarı resmi Fars Haber Ajansı’na göre,

Mehdi Kuçekzade, Seyyid Alizade, Hasan Rezzaki, Hüccetülislam Şeyh

Mustafa Halili, Habib Rahimi Meneş ve Mahmud İskenderi adlı 6 İran

askerinin Suriye’deki çatışmalarda öldürüldüğü haberi yayınlanıyordu.

Şimdi, biz, İran’ın yayılmacı politikalarını yanlış ve tehlikeli olduğunu

söyleyince, dönüp bize Şia düşmanlığı yaptığımızı söylüyorlar.

Tekfirciliğin diğer yüzü mezhepçiliktir, İran ve ona tabi yapılar mezhepçi

politikalara son versin dediğimizde, Muaviye taraftarlığı yaptığımızı

söylüyorlar. Sünnîliğin yaşam alanlarını daraltan, Sünnî coğrafyalarda

demografik yapıyı altüst eden İran’ın emperyalist politikalarına hayır

deyince, mezhepçilik yapma diyorlar.

Adalet, eşitlik ve barış içerisinde beraber yaşamaktan yana iseniz önce

İran’ın Suriye’deki katliamlarına hayır diyeceksiniz. Suriye’deki

mazlumların haklarını savunacaksınız. Filistin’i savunuyoruz sloganının

arkasına gizlenip onlarca Filistin meydana getirmeyeceksiniz.

Bizi itham edenler İran eleştirilerine tahammül edemeyenler, İran

eleştirisini küfür düzeyinde görenlerdir. İran’ın Şiîliği ulus devlet çıkarları

için nasıl araçsallaştırdığını görün artık.

İran’a kayıtsız şartsız beyat etmiş bu kesimlere şunu hatırlatmak istiyorum:

İran’ın yanlış ve yayılmacı politikalarına destek vermek öncelikle Şia

toplumları azınlık olarak yaşadıkları ülkelerde hedef hâline getirmektedir.

Bu tehlikeyi görün artık. Bu ne sizin maslahatınıza ne de Sünnîlerin...

Bu makale 3.510

kez okundu




habervaktim.com
Amerikan Kuşatmasını Yarmak! - D.Mehmet Doğan
Yazarın Tüm Yazıları »

Türkiye rezil bir kuşatma altında. Düşmanın kuşatması amenna, kuş

kuşluğunu yapacak... Ya dost tafrası satanların katmerli kuşatması?

Dostluk “canım cicim”le olmaz! Fiille, uygulama ile olur. Şu andaki

manzara tereddüte mahal bırakmayacak kadar açık: ABD, Türkiye’nin

düşmanıdır! Hem de birinci! ABD, Türkiye’nin düşmanlarının dostudur

aynı zamanda. Hatta daha ötesi, Türkiye’ye karşı düşmanlıkları

uyumlaştıran bir mevkidedir.

Bir zamanlar Uzakdoğu’nun “çirkin Amerikalı”sı artık Türkiye’de!

Bu düşmanlığın nereye kadar varacağını seyretmekten başka bir şey

yapamıyoruz, maalesef. Eğer siyaset siyaseten bir şey yapamıyorsa, sivil

toplum ayağa kalkmalıdır. Amerikan karşıtı kampanyalar ayyuka

çıkmalıdır. Eğer düşmanımıza “düşman” demezsek, sürüp giden ihanetleri

sineye çekmek zorunda kalırız.

Haine hain diyeceğiz, düşmana düşman! Fütur getirmeden!

ABD neden Türkiye’nin düşmanı?

Makul gerekçeler arasak bulabilir miyiz?

En makul gerekçe İsrail’in vazgeçilmezliğidir. İsrail’in bu sekter, bu müfrit

siyasetle bölgede dost kazanması mümkün değildir. İsrail’in dostları ABD

tarafından ayarlanmış dostlardır.

Mısır-İsrail dostluğu bir darbe sonucu raya sokulmuştur. Mısır’ın sarsıntı

geçirmesi demek, bu dostluğun sona ermesi demektir. ABD uzun süre

Türkiye’yi İsrail dostluğu çizgisinde tuttu. ABD’nin tesirinin en güçlü

olduğu 28 Şubat döneminde bu dostluk o kadar rezil görüntüler ortaya

çıkardı ki, hatırladıkça mideme bir haller oluyor!

Sonra köprünün altından çok sular aktı... İsrail “Bidakka” parantezine

alındı. Mavi Marmara katliamı İsrail’in Türkiye ile ilişkilerini doğru çizgiye

çekti: İsrail’in düşmanları dostlarımızdır, başta Filistin halkı!

Türkiye bunu demeye devam ettikçe, Ortadoğu’da ABD planının hedefine

varması mümkün değil.

İmkânsızı mümkün kılmak için ABD şimdiye kadar denenmemiş yollara

başvuruyor. Türkiye’yi Esed’in üzerine sürüyor, bir süre sonra bakıyoruz

ki, ABD, Esed’in ardında! Esed karşıtı cephede Türkiye yalnız bırakılmış.

Esed dostları cephesinde ABD açık, İsrail gizli yer tutuyor. Bu cephede

bütün ABD karşıtı veya İsrail düşmanı olanlar sarmaş dolaş!

İran-ABD artık açık, İran-İsrail ise maslahat icabı hâlâ gizli.

İran-İsrail ilişkileri önümüzdeki dönem gizliden açığa dönüşecek... Acemler

bu ittifaka şık bir kılıf bulacaklar.

Türkiye’nin baskılanma sebeplerinden biri de, doğu Akdeniz havzasında

ortaya çıkan büyük doğalgaz kaynakları. İsrail bunu Avrupa’ya satacak.

Türkiye olmaksızın mümkün mü?

Irak petrolü Türkiye olmaksızın batıdan dünyaya açılabilir mi?

Türkiye’ye söz geçiremeyenler bu enerji hatlarını güvenli hissedebilir mi?

İşte Irak’tan Suriye’ye bir PYD kuşağı oluşturuluyor. Burada ABD var,

İsrail var, Rusya var ve İran var...

Bir zamanlar siyonizmin en amansız düşmanlarından Cevat Rifat Atilhan’ın

bir kitabı vardı: Türk Düşmanını Tanı!

Tanımak yeter mi?

Düşmana düşman, dosta dost muamelesi yapmak da mecburiyettir!

Kuşatmayı yarmak için önce kuşatmayı yarma irademizin olması lâzım!

İcab ettiğinde irade gösteremeyenler mağlub olmaya mahkûmdur!

Kitap hattı:

Hatıralardaki Erzurum. Yusuf Kotan ve M. Hanefi İspirli kırk kalem

sahibinin yazılarını bir araya getirerek Erzurum muhabbetini bu kitapla

anıtlaştırmış. Listede has Erzurumlular (Çetin Baydar, Muammer Cindilli,

Şaban Abak, Muzaffer Taşyürek, Nurullah Genç, M.Sıtkı Aras, Rasim

Cinnisli) olduğu gibi, Erzurum’un has dostlarının (Orhan Okay, Turan

Karataş, Ahmet Efe) da yazıları var. Kitabın sunuşunda eser Erzurum

muhabbetinin müşahhas örneği olarak sunuluyor. Şehirler yüzyıllar

boyunca sözlü kültürle kendilerini tanımladılar. Sözün uçtuğu bir zamanda

şehirler yaniden tanımlanırken böyle kitapların büyük değer taşıdığı

görülebiliyor. (TYB Erzurum Şubesi yayını, 0537 321 78 98,

m_h_ispirli@hotmail.com)





habervaktim.com
Türkiye PYD’ya karşı Suriye Türkmenlerini Masa’ya getirmeli - Ahmet

Doğan İlbey
Yazarın Tüm Yazıları »

Türkiye hiç tereddüt etmeden ve tarihî çizgisini unutmadan Cenevre

Masası’nda PYD tehlikesinde karşı Bayırbucak Türkmenlerinin pozisyonu

şartsız olarak gündeme getirmelidir. Lozan’da suni sınırla koparılan

Bayırbucak Türkmenleri, Türkiye’nin tabîi bir parçasıdır.

Bir asırlık problem olan güney sınırlarımızdaki hâkimiyet ve güvenlik için

Türkmenlerin hukukunu,  statüsünü çözüm heyetine kabul ettirmelidir.

Başka şansı yok.

Suriye’deki 3,5 milyon Türkmen merkezli bir dış siyaset Türkiye’nin olmaz

olmazıdır artık. Sevr Antlaşması’nda olduğu gibi bir Kürt devleti kurmak

niyetini hiç unutmayan Batılı güçlere Türkmenlerin varlığını bundan böyle

daima ve kararlılıkla dış siyasette yürürlüğe sokmalıdır.

11. Asırdan bu yana Türkmenler Bayıbucak ve Suriye’nin birçok

beldesinde yerleşik ve kurucu olarak yaşıyorlar. Sadece Halep ve Türkiye

sınırına yakın bölgelerde yüzbinlerce Türkmen varlığını Masa’ya getirmek

tarihî yükümlülüktür.

Bugün sınırlar yeniden çizilmeye başlanırken en emniyetli bir imkândır bu.

Türkiye’nin düşmanları biliyor ki güneyden Kürt koridoru açılacaksa

Bayırbucak Türkmen bölgesinin alınması şart.

İkiyüzlü ve samimi olmayan Barzani’ye sahip çıkmasındaki stratejik

gayeden az mı önemlidir Suriye Türkmenleri? Göğsünü gere gere “Burası

Osmanlı kalesi vazgeçmeyiz” diye Türkmenlerin neyi eksik Barzani

Kürtlerinden. Güney sınırının canı demek olan Suriye Türkmenlerini dış

siyasetinin baş maddesi olarak gündemine almalıdır.

Kudüs’e, Filistin’e nasıl sahip çıkıyorsa Türkiye, bundan böyle Bayırbucak

Türkmen karındaşlarımıza da aynı güç, aynı duygu ve cehdle sakip çıkmalı.

Çıkmazsa güneyini kaybeder.

Filistin’e, Kudüs’e, Bosna’ya dökülen gözyaşı Bayırbucak Türkmenleri için

de dökülmelidir. Hilafet sahibliği yapmış, ümmetin en kudretli, İslâm’ın en

şanlı bayraktarı Türkiye’nin tarihî vazifesi budur.

Suriye Türkmenleri ki, “Biz buraları terk etmeyiz. Dedelerimiz Osmanlı

toprağı demişti bu topraklara. Sizin içiniz rahat olsun. Son kişi kalana dek

buradayız” diye haykırıyorlar. Türkmen Dağı’ndan feryatlar geliyor.

Türkiye’de devlet ve hükümet bu feryadı duyup düşünmeli, Suriye

siyasetinin baş gündemi Türkmenler olmalıdır.

Türkiye’nin en sâdık kardeş bucağı değil midir? İslâm’ın bayraktarlığını,

ümmetin temsilciliğini üstüne alan Müslüman Türklerin hâkim olduğunu

bildiğimiz Türk hükümetinin yüreğinin bir bucağı değil midir Bayırbucak

Türkmenleri?

Türkmen ki, Selçuklu’dan bu yana “Müslüman Oğuz” demektir. Yedi asır

vardır ki Bursa’da, Edirne’de, İstanbul’da muhteşem devlet-i âliyye olan,

İ’la-yı Kelimetullah’ı yayan Âl-i Osman Türklüğünün taşradaki

karındaşları, emniyetli arka bahçeleridir. Amca çocuklarımızdır,

dildaşımızdır.

Bayırbucak Türkmenleri diğer Türkmenler gibi Sünni-Hanefi'dir. Bu

sebeptendir ki Suriye’de Nusayriler, yâni Esed rejimi Türkmenlere “Türk

Arabı” diyorlarmış. Onlar için İslâm her şeyin önündedir. Bayırbucak

Türkmenleri gerçek mânasıyla bir Osmanlı'dır.

Cenevre Masası’nda Türkiye heyeti unutulmamalıdır ki Suriye Türkmenleri

Şam, Halep, Rakka, Humus şehirlerinde ve köylerinde asırlardır yerleşik ve

kurucu olarak bulunmaktadırlar.

Şam’dakilere Şam Türkmeni, Halep ve Rakka bölgesindekilere Halep

Türkmeni, Lazkiye Türkmenlerine Bayır-Bucak Türkmenleri denildiğini

kalplerinden, fikirlerinden, tarihî şuurlarından asla çıkarmamalıdırlar. Bu

tarihî imkânı kullanmayan Türk hükümeti heyeti gaflete düşmüş demektir.

Yavuz Sultan Selim’in bütün İslâm âlemini İstanbul’a bağladığı 1516

yılından itibaren Suriye Türkmenleri Osmanlı Türklüğünün ayrılmaz bir

parçası olmuştur. 1918 yılına kadar kesintisiz olarak Suriyeli Türkmenler

Osmanlı kayıtlarında “Halep Türkmenleri” olarak yer almıştır.

Suriye'deki 3,5 milyon Türkmen karındaşlarımız, tarihten tevarüs ettiğimiz

anlayışla dün de bugün de, yarın da İslâm’ın hâkim ve meşru olacağı

İstikbâlin büyük Türkiye’sinin güneydeki en değerli arka bahçesidir ki,

kaybetmeden, son pişmanlık fayda vermeden kıymetini bilelim.

Balkanlarda hıristiyanların ve en şedit Türkiye düşmanlarının ortasında

asırlardır Müslümanlığından dolayı katledilen Bosnalıları Avrupa’daki en

emin kale olarak biliyorsak, Türkiye’nin güneydeki en sağlam kalesi de

Bayırbucak Türkmenleridir.

Onlar bize, biz onlara lâzımız. Güney sınırlarımızda Türkmen karındaşlar

oldukça Süleyman Şah’ın, Ertuğrul Gâzi’nin kemikleri sızlamayacak ve

İslâmların koyduğu isimle Bilâd-ı Şam kapısı her vakit Türkiye’nin

kontrolünde olacaktır.





habervaktim.com
ASHAB-I KEHF MÛCİZESİ - Şevket Tandoğan
Yazarın Tüm Yazıları »

ASHAB-I KEHF adıyla Kur’an’da yer alan gençler; baskıya karşı haktan

yana dik duruşlarıyla sembolleşen bir mu’cize olarak, asırlardır insanlık

âlemine örnek olmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’de Kehf sûresi 9-16. Ayetlerde

ifade edilen ve sayıları üç, beş veya yedi kişi oldukları bildirilen bu mü’min

gençlerin kıssaları ibret vericidir.

Hayatın sadece dünyadan ibaret olmayıp, öldükten sonra tekrar diriltilerek

hesap verileceğine ve ebedî hayatın başlayacağına canlı delil teşkil eden

ASHAB-I KEHF, Şam civarında bir bölgede, Hz.İsa’nın dinine göre

Müslüman olarak yaşayan her birisi asilzade yiğitlerdi.

İsimleri; Yemlîha, Mislînâ, Mekselinâ, Mernûş, Debernuş, Şâzenûş,

Kefeştetayyûş olan bu gençler, Allah’ın lütfuyla hidayete ermiş, kalpleri

rabıtalı olduğundan (Kehf 14.Ayet) sarsılmaz şekilde sağlam bir imana

sahiptiler. Arkadaşça bir araya gelip sohbet ederlerdi.

Dönemin Rum Bizans Kralı Dekyanus, putperest idi ve putperestliği

yaymaya çalışıyor, halkı bu yönde zorluyordu. Bu gençleri duyunca haber

gönderip huzuruna getirtti ve dinlerinden dönmeye zorladı. Gençlere

verdiği süre içinde, dinlerinden dönmedikleri takdirde öldürüleceklerini

belirtti. Onlar da üzüntüden ağlamışlar, ama dinden dönmeyeceklerini

söylemişlerdi.

Verilen mühlet dolunca zorla dinden çıkarılacakları ya da öldürülecekleri

korkusuyla, gençler geceleyin şehre 3 saat uzaklıkta bir dağın eteğindeki

mağaraya saklanmışlardı. Sadık köpekleri KITMÎR de ayrılmayıp mağaraya

girmişti. Putperest hükümdar durumu haber alıp yerlerini tespit ederek,

içeride kalıp ölmeleri için mağaranın kapısını taşlarla kapattırmıştı.

Mağara arkadaşları anlamında ASHAB-I KEHF denilen bu mü’min

genlerin kulakları, Allah tarafından dış dünyaya kapatılarak tam 309 sene

mağarada uyumuşlar, ama sağa sola dönüyorlardı. Köpekleri de mağara

girişinde iki kolunu uzatmış yatmaktaydı. Aradan asırlar geçmiş, devir

değişmiş, yönetim değişmiş, Allah’a inanan TENDÛVİS isminde iyi bir

hükümdar gelmişti. Halkın bir kısmı Allah’a ve âhirete inanıyor, diğer

bazıları ise inkâr ediyordu. Hükümdar, inkârcıların imana gelmesine vesile

olacak kuvvetli bir delil mucize göstermesi için, Her gün sık sık Allah’a dua

ve niyazda bulunuyordu.

İşte tam bu günlerde, mağaranın önünde koyunları için ağıl kuran bir

çoban, kapıdaki taşları kaldırmış ve mağara girişini açmıştı. İçerideki

gençler uyanmış, girdikleri gün uyuyakaldıklarını sanmışlardı. Yemlîha’yı

yiyecek almak, hem de haber edinmek için gizlice gümüş para ile şehre

gönderdiler. Bu genç şehre girince her şeyin değişmiş olduğunu görerek

şaşırdı. Elindeki çok eski gümüş akçeyi gören halk, bu gencin değerli bir

hazine bulmuş olabileceğini zannettiler.

Şehir halkı, genci alıp Hükümdar TENDÛVİS’in huzuruna çıkarıp işin

esrarını çözmeye çalıştılar; anlatılanlar ilginçti. Halktan bazıları, atalarından

duyageldikleri zâlim DEKYÂNUS’un şerrinden kaçan gençlerin mağaraya

saklandıklarına dair rivayetleri aktarınca, olayın esrarı çözülmeye

başlamıştı. Hükümdar bir heyetle birlikte mağaraya kadar gidip ESHAB-I

KEHFİ gördü ve onlarla görüştü. BU APAÇIK MÛCİZE sonrasında

gençler öldüler ve aynı mağaraya defnedilerek, üzerlerine mescid yapıldı.

Hükümdar TENDÛVİS duasının kabul edilmiş olmasından dolayı, Cenab-ı

hakka şükretti. Çünkü ölümden sonra tekrar dirilmenin mümkün olduğuna

kuvvetli ve canlı bir delil, mûcizevî şekilde kendisi ve heyet tarafından

görülmüştü. Tabii ki, bu ESHAB-I KEHF olayını duyan halk, büyük ölçüde

itikadını düzeltmiş oldu.

Baskıya boyun eğmeyip, haktan yana hayatlarını ortaya koyan bu gençlerin

kendileri şöyle dursun, köpekleri KITMÎR dahî çok övülmüştür.