PKK’lı Terörist Ermeni Olduğunu İtiraf Ediyor!

PKK’lı Terörist Ermeni Olduğunu İtiraf Ediyor!
Bir yabancı kanala konuşan kadın terörist Diyarbakır doğumlu olduğunu, kendisinin aslen de Ermeni olduğunu söylüyor. Terör örgütüne 1999’da katıldığını söyleyen kadın terörist halen Tunceli bölgesinde teröristlik yapıyor…

.

Atatürk olmasaydı halimiz ne olurdu?

Atatürk olmasaydı halimiz ne olurdu?
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
ataturk olmasaydi halimiz ne olurdu, yavuz bahadiroglu atatürk, yavuz bahadiroglu m. kemal, atatürk olmasaydi ne olurdu atatürk olmasaydi adin yorgo olurdu, m. kemal olmasaydi ne olurdu,***
19 Mayıs münasebetiyle yine esip savurdular. Ciddi görünümlü adamlar, yine “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık!” türünden “komik” nutuklar attı!
İçimden sormak geldi: “Şimdi Atatürk yok diye biz de mi yokuz?” 
Bu nasıl bir yaklaşımdır, büyük bir milletimize ne korkunç iftiradır? Hem “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” (Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafız Çamlıbel’in ortaklaşarak yazdıkları meşhur “Onuncu Yıl Marşı”nın bir mısrası) diye şiirler yazıp ders kitaplarına geçireceksiniz, milli bayramlarda ilkokul çocuklarına bas bas okutacaksınız; hem de “Atatürk olmasaydı biz olmayacaktık” deyip kendi varlığınıza “iftira” atacaksınız!
Bir milletin varlığını tek kişiye endekslemek, ancak hastalıklı akılların ürünü olabilir: Saçma sapanlığın endazesiz biçimidir! Yağcılığın en damıtılmış şeklidir!
Hiçbir millet, birini övmek için kendini böylesine yerle bir etmez!
Atatürk olmasaydı, biz millet olarak yine var olurduk, ama meselâ bugün giydiğimizi giymezdik belki…
Yabancı kıyafetlere bürünmez, “moda”nın arkasına takılmaz, “Anneler Günü”, “Babalar Günü”, “Sevgililer Günü” gibi kapitalist mantığın ürettiği “tüketim” sarmalına düşmezdik…
Alfabemiz değişmez, kültür kaynaklarımız diken tarlasına, kütüphanelerimiz türbeye dönmez, böyle kültürsüzlüğe mahkum olmazdık…
Onca cami satılmaz, kiralanmaz, yıkıma bırakılmaz, “devrim” uğruna onca insan sehpalara sürülmez, Dersim acımasızca bombalanmaz, İskilipli Atıf Hoca gibi nice hocalar çeşitli bahanelere kurban edilmez, Ayasofya Müze yapılmazdı…
Yok şapka giymedi, yok ezanı Türkçe okumadı diye insanlara zulmedilmezdi…
Hac ve umrenin yanı sıra, Türk müziğinin radyolarda çalınması yasaklanmazdı…
Başta Milli Mücadele kahramanları olmak üzere, sayısız insan “hain” ilân edilmez, sürgünlerde hayat sürmek zorunda kalmazdı…
Tekkeler, zaviyeler, dergâhlar, medreseler kapanmaz, şimdiki gibi yürek bağlarımız kopmazdı…
Kimsenin soyuna-sopuna, dinine-imanına, diline-ırkına, vicdanına-namusuna, dinine, tekkesine- medresesine, dergâhına-divanına karışılmayacağından, muhtemelen Şeyh Said, Dersim, Koçgiri, Düzce, Yozgat, Menemen olayları gibi karışıklıklar çıkmaz, kardeş kardeşe kurşun sıkmaz, kin tortusu birikmez, bugün PKK’yı besleyen Türk-Kürt ayırımı yaşanmazdı… 
Batı’nın tüm kirli suları üzerimize boşalmaz, böylesine ruhsal ve yüreksel kirlenme olmazdı…
Bediüzzaman’ın ve diğer âlimlerin kadr-u kıymeti bilinir, değerli vakitleri zindanlarda, hicranlarda tüketilmezdi…
Laiklik uğruna ocaklar sönmez, mazlum insanlar hapishanelere sürülmez, başörtüsü zulmü yaşanmazdı…
İnancımıza ve geleneklerimize aykırı olarak, Türkiye’nin heryerine heykeller dikilmez, onca masraf yapılmaz, çocuklarımızın beynine ecdad düşmanlığının yanısıra, din düşmanlığı tohumları da ekilmezdi…
Çerkez Edhem, Rauf Orbay, Kâzım Karabekir gibi, şahsa biat etmeyen vatanseverlere “hain” yaftası yapıştırılmaz, yanlış tarih yazılmaz, beynimiz keşmekeşe dönmez, Selçuklu-Osmanlı eserleri yağmalanmaz, belgeler satılmaz yahut yakılmaz, nesiller kendi ninelerine ve dedelerine böylesine yabancılaşmazdı…
Hars ve irfanımızda kesiklik yaşanmayacağından, kitleler cehalete mahküm bir duruma düşmez, kitap okuma oranı böylesine düşük olmaz, saçma sapan şiirler yazılmaz, bunlar milletin çocuklarına cebren ezberletilmez, öğrencilere “Atatürk’ün sevdiği şarkılar” öğretilmez, “sevdiği yemekler”den söz edilmezdi…
Bir hayat hikâyesi (Nutuk) tarihi kaynak sayılmaz, nesiller yanlış tarih bilgisi almak gibi tüm hayatlarını etkileyecek böylesine büyük bir hataya sürüklenmez, CHP’nin bugün de amblemini teşkil eden altı ok, devletin temeline saplanmaz, devlet bir partinin eksenine girmez, “tornadan çıkma insan” yetiştirme uğruna yıllar ve nesiller heba edilmezdi…
Hilafet kalkmaz, İslâm dünyası bugünkü perişanlıkta savrulmazdı…
“Atatürk ilkelerine sadakat” diye bir şey olmaz, kişiye özel kanun çıkarılmaz, tüm partiler “Atatürkçü” görünmek zorunda kalmaz, tarihi belgeler yıllar boyu saklanmaz, milletin gerçeği öğrenme hakkı gasp edilmez, millet, “demokrasi” yerine, 27 sene “Şefokrasi”ye talim etmez, sosyal, siyasi ve ekonomik anlamda hiçbir iyileşme sağlayamayan tek partiyi kesintisiz 27 yıl sırtında taşımazdı…
Tercüme kanunlar yerine kendi kanunlarımız yürürlükte olur, adli mekanizma güven kaybetmez, bir sürü “vasat zekâ”, “üstün zekâ” gibi yutturulamaz, Osmanlı’yı aşağılayan diziler yapılamaz, şanlı geçmişimize dil uzatılamazdı…
Çeşitli ülkelerde Efendimizle dalga geçen karikatürler çizilemez, kitaplar yayınlanamaz, dergiler çıkarılamaz, filmler yapılamazdı (ki, Sultan II. Abdülhamid’in bu tür yayınlara anında müdahale ederek tepki gösterdiğini, başta Amerika olmak üzere İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi ülkelere sahnelenecek oyunları kaldırttığını, bunun için de hilâfet gücünü kullandığını biliyoruz)…
Lozan da olmayacağından, Ege Adaları, Musul, Kerkük, Batı Trakya, Batum belki kaybedilmez, Ortadoğu belki elimizden çıkmaz, tabiatıyla baş belâsı İsrail kurulamazdı…
Bizden bu kadar: Artık gerisini siz getirin!
.
**********
.
KAYNAK:
Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit gazetesi, 20 Mayıs 2015.
.

Kürt Milliyetçiliğinin İslâm’la İmtihanı

Kürt Milliyetçiliğinin İslâm’la İmtihanı
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
kürt milliyetciliginin Islam ile imtihani, kürt milliyetciligi, türk milliyetciligi türkcülük kürtcülük pkk ve kemalizm, öcalan ve atatürk öcalan ve m. kemal
***
DİN VE MİLLİYETÇİLİK arasındaki ilişki bağlamsal bir ilişkidir. Kimi örneklerde milliyetçilik dinî bir nitelik kazanırken, kimi bağlamlarda, din millîleştirilerek ‘ulusal din’ler oluşturulur. Leh milliyetçiliğinde Meryem figürü ulusallaştırılarak Polak bir simge haline getirilmiştir. Leh milliyetçiliği, Katoliklikten bağımsız düşünülemez. Kuzey İrlanda’da etnik çatışma Katoliklik-Protestanlık makasına oturur. Keza, Ermenilik ile Gregoryenlik arasında güçlü bir bağ vardır. Süryanilere mümeyyiz bir etnik vasıf kazandıran şey, konuştukları dil kadar mensup oldukları Hıristiyan ekolüdür.
Kürtlerin de, yaşadıkları beşerî coğrafyada kendilerini temyiz eden özelliklerinden birisi, Şafiilikleridir. Beraber yaşadıkları Türklerin ve Arapların genellikle Hanefi, İranlıların Şii olması, Şafii olmayı Kürtlükle ilişkili bir gösteren haline getirmiştir. Bu keyfiyet bütünüyle bağlamsaldır; çünkü Mısır ve Güneydoğu Asya Müslümanları da Şafii ekolüne mensuptur. Türkiye’de ise Şafii ekolüne göre namaz kılan birisini gördüğünüzde, onun Kürt olma ihtimali son derece yüksektir. Etnik kimlik ve dinî mezhep iltizamı arasındaki bu ilişki, bağlamsal olarak etnikliğin dinî bir gösteren üzerinden kendisini ifade etme sonucunu doğurmuştur.
Yahudilikle milliyetçilik arasındaki ilişki ise bir birebirlik/ayniyet ilişkisidir. Modern bir olgu olan milleti tarihte aradığımızda karşımıza çıkan en karakteristik örnek, ‘belden inen,’ bu yüzden de etnik ve dinî aidiyetin özdeşleştiği İsrail’in çocuklarıdır. Bu nitelik Yahudiliği İsrail’in çocuklarıyla sınırlı bir hale getirmiş ve Yahudi misyonerliğini neredeyse sıfırlamıştır. Yahudiler yaşadıkları toplumların dilini konuşsalar da, Yahudilikleri her zaman onların grup aidiyetlerini teşkil etmiştir. Bu yüzden istisnai olarak rastlanan İsrail’in çocuklarından olmayan Yahudiler, Etiyopya’dan İsrail’e ‘getirilen’ siyahî Falaşalar gibi, ait olduklarını ileri sürdükleri Yahudi toplumunda ‘ikinci sınıf’ Yahudi muamelesine maruz kalmışlardır.
Müslüman coğrafyada milliyetçilik ile din arasındaki ilişki, Yahudiliğin aksine, çoğu defa bir çatışma ilişkisi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu ilişkinin ‘beraberlik’ şeklinde biçimlendiği örnekleri şimdilik bu yazının çerçevesi dışına alarak, çatışma ilişkisi örneklerine bakalım. Hem Arap hem de Türk milliyetçilikleri, İslâm’ı kendi ulusal formasyonlarının bir türevi olarak değerlendirmişlerdir. Michael Eflak’in İslâm’ı Arapların tarihteki en büyük başarısı olarak nitelemesi bunu gösterir. Tunus ve Cezayir’deki laik milliyetçi elit, İslâm’ı ‘yabancı’ bir kültür olarak kodlamış ve modernleşme adına İslâm’la savaşmışlardır. Modernist misyonerlik adına İslâm’a savaş açılan porototip örnek ise, Kemalist milliyetçiliktir. Etnik teheyyücü İslâm imanının yerine ikame etmeyi hedefleyen Kemalizm, bunu halk İslâm’ını doğrudan ortadan kaldırarak (tarikatların yasaklanması, sayısız tekke ve türbenin imhası), İslâm’ın süreklilik unsurlarını zayıflatarak (harf ve soyadı devrimleri, şehir mezarlıklarının yok edilmesi, dinî nikah ve yeminin reddedilmesi vs.), kitabî İslâm’ı ise Protestanlaştırarak (ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi, camilerin Kiliseye benzetilmeye çalışılması, çalışmanın ibadet olduğunun ileri sürülerek namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin yerine ikame edilmesi) ve son tahlilde dinî görünürlüğü yok ederek (sadece İstanbul’da yüzlerce caminin yıkılması, satılması, ahır veya depo yapılması, haccın yasaklanması, kurumsal din eğitiminin yasaklanması vb.) yapmaya çalışmıştır. Kemalistler bunu yaparken, ‘Ortodoks’ İslâm’ı ‘Arap’laştırmış, kendi ürettikleri Protestan İslâm’ı gerçek İslâm olarak sunarken, bilinen İslâm’ın Arap İslâm’ı olduğunu ileri sürerek onu ötekileştirmişlerdir. Bir taraftan Araplar aşağılanır ve ‘Türk’lere ihanet ettikleri ileri sürülürken, İslâm da Araplıkla ilişkilendirilip itibarsızlaştırmaya tabi tutulmuştur.
Son tahlilde Kemalistler, İslâm’ın aynı kıbleye yönelen, aynı ezana kulak kesilen, aynı bayramları paylaşan müminler topluluğunun hasılası olan ümmet bilincini, kendi ürettikleri ulusallığın karşısına koymuş, sistematik bir biçimde İslâm’la mücadele etmişlerdir. Mustafa Kemal’in ‘İslâm’ın Türklerin millî hislerini gevşettiği’ iddiası, bu durumu remzeder. Bu mücadele günümüzde de devam etmektedir.
PKK çizgisinde siyasallaşan militan laik Kürt milliyetçi seçkinleri de, Kemalizmin İslâm karşısında kendisini konumlandırma biçiminden önemli ölçüde etkilenmiş görünmektedir. Kurumsal komünizmin çöküşünden sonra, 1994’teki Kongresinde Marksizm-Leninizmi resmi olarak terk ettiğini açıklayan PKK’nın, İslâm’la ilişkisi esas itibarıyla ‘eyyamcı’ bir mahiyet arz etmektedir. Konjonktürel olarak değişiklikler gösteren bu çizginin Kemalizmi yeniden üreten yaklaşımını, Kürt laikçi milliyetçiliğinin önde gelen üç simasının yazdıkları üzerinden kısaca değerlendirmeye çalışacağım.
‘Melle’likten mürtedliğe’ uzanan hayat seyri içinde, Kürt ulusalcılığının en coşkun ve en laikçi tezahürlerini, Cigerxwin namıyla maruf Kürt şair ve aksiyoneri ‘Şeyhmus Hasan’ın şiirlerinde ve yazılarında görüyoruz. İslâm’ın halk katındaki tezahürlerini Kürt ulusal kimliğinin gelişmesini engelleyen bir faktör olarak gören Cigerxwin, Şiwanperver’in popülerleştirdiği “ Kime ez? ” (Kimim Ben?) isimli epik Divanında, etnik milliyetçi bağlanmanın tüm temalarına vurgu yaparken, ‘söz kılıcını’ Kürtlerin Müslümanlığına da uzatır:
Iro ji Lor û Kelhor û Kurmanc (Bugün Lorlar, Kelhorlar ve Kurmanclar)
Ji deste xwe berdan ew text û ew tac (O taht ve tacı ellerinden bıraktılar)
Bûne Olperest (Dinperest/yobaz oldular)
Bi tizbî û xişt (tesbih ve boncukla)
Ta dijmin şikand (Sonunda düşman kırdı)
Li me ser û pişt (başımızı, belimizi)
Me dan bin lingan dewlet û hebûn (Devlet ve varlığı/zenginliği ayaklar altına aldık)
Bûn dijminê hev perçe, perçe bûn (Birbirimizin düşmanı olduk, parça parça bölündük)
Ta ko Kurdistan (Öyle ki Kürdistan)
Ta ko Kurdistan (Öyle ki Kürdistan)
Jar û perîşan (Zavallı ve perişan)
Kete bin destan (Boyunduruk altına girdi)
Kîme ez? (Kimim ben?)
Kürtler tesbih ve boncukla oyalanırken düşmanın onları köleleştirmesi, Cigerxwin’in Tarixa Kurdistan (Kürdistan Tarihi) isimli çalışmasında da üzerinde yoğunlaştığı bir temadır. Kendilerini mellelere ve tarikat şeyhlerine isteyerek bende yapan, onların sömürüsüne çanak tutan(!), akıllarını ve varlıklarını onların cebine koyan(!) Kürtler’in bundan kurtulması, aşiret ve tarikat bağlanmasının ortadan kaldırılmasına ve Kürtlerin İslâm öncesi inançlarına dönmesine bağlıdır. Bunları sinik bir dille tasvir eden Cigerxwin’in söyledikleri, ‘Terzi Mehdi’ olarak bilinen, 1980 öncesinde Özgürlük Yolu fraksiyonunun desteğiyle Diyarbakır Belediye Başkanlığı yapan Mehdi Zana tarafından da dile getirilir.
Nasıl ki, Kemalistler, Türklerin Müslümanlaşmasından önceki inanç ve yaşayışlarını idealize edip gelecek tasavvurlarına temel yapmışlarsa, Kürt laikçi seçkinleri de aynı temayı Kürtler özelinde tekrarlamaktadır. Yarsanizm ve Yezidilikten çok, esas itibarıyla İranî karakter taşıyan Zerdüştlüğü ısrarla Kürdîleştiren Zana, bu inanışı Kürtlerin titreyerek dönecekleri ‘asıl’ları olarak tasvir etmekte, bununla yetinmeyerek Kürtlerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırıldığını ileri sürmektedir. Aksiyon dergisine verdiği röportajda, Kürtlerin ‘yanlışlıkla’ Müslüman olduğunu ileri sürecek kadar banal ve tarih-dışı bir “akıl tutulması“ sergilemektedir. “Benim babam da hacıydı” türünden Kemalist bir özdeyişi tekrarlayan Zana, dinin beşeri durumun asliyetine ait olmadığını, sonradan türediğini ve insanları bölerek çatıştırdığını iddia etmektedir. Herhangi bir rasyonel değerlendirmeye konu yapılamayacak kadar tarih ve gerçek dışı bir kaba materyalizmi dillendiren bu Kürt ulusalcı bakış açısı, son olarak PKK’nın yönetimini ‘önderlik’ adına vekaleten deruhte eden Murat Karayılan’ın, Almanya’da yayınlanan Bir Savaşın Anatomisi/Kürdistan’da Askeri Çizgi adını taşıyan çalışmasında da dile getirildi. Kürt kimliğinin Alevîlik üzerinden inşasına olan özlemini dile getiren Karayılan, bağlılarının sayısı itibarıyla artık marjinal bir inanç haline gelmiş bulunan Zerdüştlüğü, ‘Kürtlerin ideolojik kimlik ve aynı zamanda inanç dini olarak’ yüceltirken, Cigerxwin ve Zana gibi, İslâm’ın Kürtlerin parçalanmasına yol açan bir unsur olduğunu iddia etmektedir.
Bu ifadeler, Kürtlerin aynı beşeri coğrafyayı paylaştıkları Türkler ve Arapları, İslâm imanının getirdiği “Müminler ancak kardeştir” esprisi içinde algılamalarına dönük bir tepkiyi yansıtmaktadır. Milliyetçilerin amentüsü “Yalnızca aynı ulusa mensup olanlar kardeştir” şiarına dayandığı için, geleneksel dindarlık düzeyi, Türkiye ortalamasının üzerinde olan Türkiye Kürtlerinin Türkleri ‘iman kardeşliği’ algısı içinde düşünmeleri, Kürt ulusalcılığının laikçi tasavvurlarına ve pan-Kürdist tahayyüllerine sekte vurmaktadır. Nakşiliğin Türkler ve Kürtleri birleştiren bir nitelik taşıması, Karayılan’ın Nakşiliğe tarihi gerçekliğe uymayan karalamalarda bulunmasına yol açmaktadır. Kürt coğrafyasına ondokuzuncu yüzyılda Süleymaniyeli Mevlana Halid’le giren Nakşilik, kısa zamanda büyük yaygınlık kazanmıştır. Bugün, Talabani ailesi Kadiri iken, Barzani ailesi Nakşidir ve Kürtlerde Nakşilik halen de en yaygın tarikat ekolüdür. Şeyh Ubeydullah Nehri’den Şeyh Said’e uzanan çizgide, Kürtlük hamiyetini İslâmi salabet içinde kavrayan Nakşilerin önderliğindeki Kürt hareketlerine karşı ‘Alevî’ Kürtlerin lakayt kalmaları ya da Kemalist güçlerin safında yer alarak mukavemet etmeleri, Karayılan’ı tahrik eden husus olmalıdır. 1930’a kadar Kürt milliyetçi hareketinin kendisini İslâmi çizginin içinde tutan Nakşi önderliğiyle yürüdüğünü, Şeyh Said ayaklanmasının arkasındaki örgüt olan ve Cigerxwin’in da mensup olduğu Azadi oluşumunun bu ayaklanmaya damgasını vuramadığı hatırlanırsa, Nakşiliğe dönük saldırıların aslında bir iktidar ayağına dayandığı anlaşılır.
Bugün bulunduğu noktada, amaçlarına ulaşmak için İslâm’a ihtiyaç duyan, bunun için de, 1930’larda Hewar dergisinin, Kürtlere Aryan atalar devşirip Zerdüşlüğü de din olarak yakıştırırken, 1941’den sonra bundan vazgeçmiş görünüp sayfalarında ayet ve hadislere yer vermeye başlaması gibi, ilk defa ‘muhafazakâr’ Kürtlere listelerinde yer veren, taziyelere katılıp dini bir dil kullanan ve mevlid okutan Kürt laikçi ulusalcılığı, yeri geldiğinde de, Kemalistlere İslâm’a karşı ortak cephe oluşturma teklifinde bulunmaktan kaçınmamaktadır. Kürt ulusalcı hareketinin siyasî kanadı BDP/HDP’nin devletin imamlarını’ boykot çağrısında bulunması, Ali’ye muhabbetin değil, Ömer’e duyulan buğzun ürünüdür. Bu çağrıya katılanların cahiliye asabiyetiyle hareket ettikleri açıktır. ‘Devlet’e duydukları tepkiyi, İslâm’ı araçsallaştırarak ifade etmek, gökteki güneşi yerdeki cam parçacıklarına tabi kılmaktır.
Kürtlerin ‘Kürtleştirilmesi’ sürecinin laikçi refleksleri, İslâm’la samimi bir yüzleşmeden kaçamayacaktır. Osmanlı-İran çatışmalarında geçiş koridoru olan Kürdistan coğrafyasının bu haline Kürt etnik hamiyetiyle tepki gösteren Şerefhan ve Ahmed-i Hani, Kürtlerin yegane ittisal noktasının ‘Kelime-i Tevhid’ olduğunu biliyorlardı. İslâmsız ya da İslâm’a karşı konumlanmış ulusalcı Kürt milliyetçiliği, sonunda kendi toplumuyla savaşmak zorunda kalacaktır. Kemalistlerin yaptığı gibi…
.
**********
.
KAYNAK:
.
Doç. Dr. Ahmet Yıldız, Kemalizmin İki Yüzü, Etkileşim Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 209 ve devamı.
.
Doç. Dr. Ahmet Yıldız 1966’da Diyarbakır’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini burada tamamladı. 1990 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu.
.
**********
.
Kadir Çandarlıoğlu
.
**********
.
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*

Milleti Nasıl Aldattılar? Memleketi Nasıl Yıktılar? Mukaddesatını Nasıl Çiğnediler?

Milleti Nasıl Aldattılar? Memleketi Nasıl Yıktılar? Milletin Mukaddesatını Nasıl Çiğnediler?
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
esref edib kara kitap chp'nin zulmü, kemalist zulümler, yakin tarihimiz, milleti nasil aldattilar mukaddesatina nasil saldirdilar fahrettin günEşref Edib
***
Tanzimat dediler; memleketin temel bünyesini, temel nizamını tahrip ettiler.
Islahat dediler; baştan aşağı bütün milli düzeni ifsad ettiler.
Meşrutiyet dediler; istibdat (baskı) çetesi kurdular.
Laiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar.
Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler.
Medeniyet dediler; vahşet ve rezalet getirdiler.
Bütün bu bozguncu hareketin neticesi ne oldu?
O, meydanda:
Tanzimatçıların Frenkleştirme (Batılılaştırma) hareketi, Müslüman Türk milletinin hükümranlığını sarstı; içtimai (sosyal) hayatını bozdu; Müslüman Türk heyet-i içtimaiyesini (toplumunu) Hıristiyan heyet-i içtimaiyesinin tesir ve nüfuzu altına soktu, devleti iflasa sürükledi, zayıf düşürdü, nihayet Moskof orduları Istanbul kapılarına dayandı.
Ittihadçılar aynı zihniyeti takip ederek memleketi farmason localarından idareye kalkıştılar. 10 seneye varmadı; koskoca Imparatorluğu inkıraza (yıkılmaya) sürüklediler, devletin temellerini yıktılar. Kıt’alar elden gitti, memleket parçalandı, perişan oldu.
Kalan bir karış toprakta Halkçılar (CHP), Ittihadçılardan devraldıkları sapık, bozguncu zihniyeti bütün hızıyla yürüttüler. Bütün gayz (öfke, hınç) ve kinleriyle milletin maneviyatına saldırdılar. Mukaddesatına hücum ettiler. Din müesseselerini kapattılar, mekteplerden din derslerini kaldırdılar. Allah, Peygamber tanımayan derbeder (başıboş, serseri) bir nesil yetiştirdiler.
Bu batıl zihniyetin misyonerleri, Türk milletinin geri kalmasının sebebini Islam Dini’ne atfediyorlardı. “Dini, medeni hayata mani bir zehir” olarak telakki etmişlerdi. Türk milleti, dininden tecrit edilecek (uzaklaştırılacak) olursa yükseleceği iddiasında idiler. Bütün programlarını buna göre tanzim etmişlerdi. Icraat ve tatbikatları da bu yolda idi.
Hani, milleti yükseltme yolunda ne yaptılar?
Islam’a karşı bu hasmane tezleri üzerinden çok uzun zamanlar geçtiği halde ne hünerler gösterdiler?
Kalkınma şöyle dursun, cehalet ve sefaletin daha umumileşmesinden (yaygınlaşmasından) başka ne netice hasıl oldu?
Müterakki (ileri) milletlerin kalkınma hamleleri umumiyetle 25-30 sene arasında tamamlanmıştır. Bizde ise evvelce bir asır, sonra da yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde ilim sahasındaki geriliğimizde hiçbir ilerleme olmamıştır.
Türkiye’nin bundan yarım asır evvelki dünya ilim seviyesine nazaran durumu ile bugünkü dünya ilim seviyesine nazaran durumu karşılaştırılırsa, umumi dünya terakkisi (ilerlemesi) karşısında bizim ilerici misyonerlerin hiçbir terakki göstermedikleri apaçık anlaşılır:
Terakkiye mani diye Islamiyet’e arka çevirdiler de beynelmilel (uluslararası) sahada kaç tane alim yetiştirdiler?
Ne gibi bir keşifte bulundular?
Nobel mükafatını mı aldılar?
Bugün müterakki bir milletin seviyesi, yetiştirdiği alimlerin miktarına göre ölçülür.
Işte Islamiyet’i terakkiye mani addeden batıl zihniyet misyonerlerinin, cahil ve liyakatsiz Halkçıların (CHP) ve o yolda gidenlerin tezlerinin ne kadar boş olduğu, Islamiyet’e karşı yaptıkları iftiranın ne kadar hasmane olduğu bugün tamamıyla anlaşılmıştır. Çünkü bütün davaları iflas etmiştir. Artık bugün Islamiyet’e karşı yapacakları bir isnadları kalmamış, bütün batıl davaları akamete (kesintiye) uğramış, davaları gibi cemiyetleri de haybet (hayal kırıklığı) ve hüsrana mahkum olmuştur.
Demek istiyoruz ki, evvelce bir asır, sonra da yarım asra yakın bir zaman, tecrübesi yapılan ve sonunda iflas etmiş olan Halkçıların bu batıl zihniyetlerinin devamına ve bu tecrübenin tekrarına artık milletin tahammülü, güveni yoktur. Bu batıl zihniyetin kökü mutlaka kazınmalıdır. Bu yapılmadıkça Müslüman Türk milleti için halas (kurtuluş) imkanı yoktur.
.
**********
.
KAYNAK:
.
Eşref Edib, Kara Kitap, (Hazırlayan: Fahrettin Gün) Beyan Yayınları, Istanbul 2012 [Istanbul 1967], sayfa 42-46.
.
**********
.
Kadir Çandarlıoğlu
.
**********
.
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*

Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi

Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
sapkali köylüler, üstü yirtik köylüler kültür jenosidi, sapka inkilabi sapka devrimi***
Asırlardır, Avrupa, Türklüğü yok etmek, en azından Balkanlar’dan ve Anadolu’dan koparıp Asya içlerine sürmek emelindeydi. 19. asırda, onun düşmanlığına, – Kapitalizm, Komünizm, Farmasonluk gibi birçok alet- fikriyatı ve bunların teşkilatlarını yedeğine alarak- siyonizm ve dünya hakimiyeti emeli güden Gizli-Kuvvetin düşmanlığı zammoldu.
Gizli-Kuvvet, Türklüğe cepheden hücum etmek yerine, onu yok etmek için, bir başka strateji geliştirdi. Tarihi tahrif ederek ve bir yığın fikri hokkabazlıkla, Türklerin Ârî ırktan geldiği, Türkçenin bir taraftan aslında dünyanın en eski dili ve bütün dillerin yahud en azından büyük kültür dillerinin anası olduğu, diğer taraftan da Hind-Avrupa dil ailesine dahil bulunduğu, Sümer’den Mısır’a, Akdeniz medeniyetlerine kadar bütün büyük medeniyetlerin temelinde Türk unsurunun yer aldığı, tarihlerinin Islam evveli devresi muhteşem iken, aksine Islam devresinin bir inhitat, bozulma ve düşüş devri olduğu gibi sakîm -hatta hâinâne olmasa ahmakça diyebileceğimiz- müddeâlar (iddialar) ortaya atarak ve bu hezeyanlara da “Güneş-Dil Teorisi” adını takarak, Leon Cahun’lerden Tekin Alp’lere ve Sabataî Reise kadar, ısrarla, Türklerin, Müslümanlıkla alakalarını kesip Avrupa milletleri arasındaki tabii yerlerini almaları lazım geldiği fikrini işledi.
Deli saçması olmakla beraber, bu müddealar sadece birer fikir olarak kalsaydılar, icab eden cevap verilir ve istihzayla ademe mahkum edilirlerdi. Lakin bunlar, gülünç birer iddia olarak kalmadılar; cebren (zorla) ve hileyle iktidarı zapteden mütegallibenin Türklüğe karşı amansız bir topyekun kültür jenosidi siyasetine müncer oldular.
Bu topyekun kültür jenosidi, Lozan’da, Gizli-Kuvvet ile onun Türkiye’deki uzantısı ve Avrupa arasında ortak bir proje haline geldi. Böylece, Milletin canını dişine takarak onca fedakarlıkla yürüttüğü ve sonunda askeri bir zafer elde ettiği Istiklal Harbinin, Lozan’da, bir kurtuluş fermanıyle neticelenmesi umulurken, tam aksine, Lozan, Türklüğün ve Müslümanlığın bir ölüm fermanı oldu. Nitekim, Türkiye’de Lozan sonrası yaşananların, hep Lozan’daki projenin tatbikatı olduğu anlaşılmakta ve bu bakımdan, onların, başlangıcından günümüze kadar, daima, Insan Haklarını kendine alem yapmak iddiasındaki ikiyüzlü Avrupa’nın alkışları altında cereyan ettiği gözlenmektedir. (…)
Milli kültürümüze, 1923 Lozan Muahedesi veya Projesi mucibince, topyekun harb ilan edilirken, hedef, Milletimizi toptan Avrupalılaştırmak, diğer tabirle Frenkleştirmek idi.(…)
Türkler, Avrupa Medeniyetinin alternatifi olan Islam Medeniyetinin ortak kurucusu olduklarına, şahsıyetleri tamamen bu medeniyet tarafından yoğrulduğuna ve hiçbir mugalata bu tarihi hakikati değiştiremeyeceğine göre, onların Avrupa Medeniyetine intisab etmeleri, kendilerine mahsus şahsıyetlerini kaybetmekten, bambaşka bir hüviyete bürünmekten, diğer tabirle temessül etmekten başka ne manaya gelebilir? (…)
Hiç şüphesiz, Türkiye’nin yeri elveliyetle Yakın-Doğu’da ve ikinci derecede de bütün Islam coğrafyasındadır. Bu cihetle, Türkiye, ilk merhalede, Avrupalıların Birlik stratejisine benzer şekilde, tedricen gerçekleştirilecek bir Yakın-Doğu Birliği’ne ve ikinci merhalede de bir Islam Birliği’ne önayak olabilir. Böyle bir birlik, Avrupa’ya düşmanlık manasına gelmez. Sadece, Türkiye, Yakın-Doğu ve bütün Islam Alemi, şahsıyetlerini muhafaza ederek ve imkanlarını birleştirerek sulh içinde kalkınma, gelişme imkanı elde etmiş olurlar. Avrupalılar da bizimle aynı Insanî Ahlak ve Hukuka sahip çıktıkları müddetçe, arada çatışma değil, ancak işbirliği ve meşru yarış olabilir ve bundan da bütün Insanlık kârlı çıkar.
Diğer taraftan, zannımızca, madde ile mananın en güzel bir terkibini ifade eden bizim Medeniyetimiz, Avrupa Medeniyetinden üstündür. Bu bakımdan, şahsıyetli bir Islam Birliği, daha insanî bir hayat yaşamak için, Avrupalılara da müsbet bir örnek teşkil edebilir.
Son bir-iki asır zarfında, Avrupa’nın Islam Aleminden üstünlüğünün müdafaa edilebileceği üç cihet mevcuddur:
Ilim ve fen,
Sanayi ve iktisad,
Insan Hak ve Hürriyetleri…
Halbuki, Avrupa Medeniyeti, müsbet ilim zihniyet ve usulunü tamamen Islam Medeniyetine medyundur. Insan Hakları için de bu tesbit büyük ölçüde cârîdir. Sanayileşme ve iktisadi gelişme ise bilhassa bu ilk iki değerin mahsulüdür. Üstelik, Avrupa, emperyalist / sömürgeci siyasetleriyle, bu son asırlar boyunca, Islam Aleminin sanayileşmesini ve iktisadi inkişafını hep baltalayagelmiştir; yani bu sahalardaki geriliğimizin birinci derecede bir sebebi, Avrupa emperyalizmidir. Öyleyse şimdi, daha fazla kalkınmak, iktisaden ve hukuken daha fazla ilerleyebilmek için Avrupa’nın kucağına atılmak, mâkul, haklı bir davranış olabilir mi? Onlara: “Gölge etmeyin, başka ihsan istemez!” demek daha doğru değil midir?
Hayır, ilerlemek için, bizim başlıca ihtiyacımız, şu saçma eziklik duygusundan kurtulup yine kendimiz olmak, aslımıza dönmek, tekrar Müslüman, tekrar Türk olmaktır; bütünüyle milli kültürümüzü canlandırıp, onu, bir taraftan, Insan Hakları ve ilim zihniyetiyle uyuşmayan bütün unsurlardan temizlemek, diğer taraftan da, günümüz hayat ve dünya şartlarında hayatiyetini muhafaza edecek şekilde zenginleştirmektir.
Kendimize dönmek, Milli Kültürümüzü ihya etmek ve onu daha da zenginleştirmek ise, kültür jenosidcilerini tarih önünde muhakeme ve mahkum etmemiz ve bu jenosidin bilumum kurbanlarına iade-i itibarda bulunmamız şartına tabidir. Açıktır ki Milletimiz, Türkiye’de putlar devrilmeden, hayatımız onların manevi tasallutundan kurtulmadan kendine gelemeyecektir.
Biz, Insanî Ahlaka da, Insanî Hukuka da tamamen hürmetkar ve sâdıkız! Bu ahlak ve hukukun bir icabı ve onunla kayıdlı olarak, sadece kendimiz olmak istiyoruz!
Bize düşmanlık yapan ve insanlık suçu işleyenleri tek tek teşhir ediyor ve onlara karşı kendimizi müdafaa ediyoruz. Onların kötülüklerini teşhir ederken, bundan zevk değil, derin bir teessür duyuyoruz. Mahatma Gandhi’den öğrendiğimiz gibi, günahkardan değil, onun günahlarından nefret ediyoruz. Asla onların bize reva gördüğünü biz de onlara yapmak emeli gütmüyoruz. Bize haklarımızı vermek, kendimiz olmamıza mani olmamak şartıyle kıllarına halel getirmek gibi bir niyet beslemiyoruz. Bize durmadan tuzak kurmaktan, ihanet etmekten, bizi sırtımızdan hançerlemekten, bize -aslında, çok kerre, bizim değil kendilerinin işlediği- cürümlerle iftira etmekten vazgeçip Temel Insan Hak ve Hürriyetlerimize riayet ederlerse, kendileriyle, daima sulh içinde yaşamak isteriz ve bu çerçevede kendilerinin bilumum meşru haklarına hürmet etmek azmindeyiz. Lakin karşılıklı olmıyan iyi niyetin bir kıymeti yoktur.
***
Mümtehine Suresi:
7 – Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
8 – Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.
9 – Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.
.
**********
.
KAYNAK:
.
Ş. Alparslan Yasa, Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi, Hitabevi Yayınları, Ankara 2014, sayfa 599-612.
.
**********
.
Kadir Çandarlıoğlu
.
**********
.
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler

Vahdeddin vatan haini miydi? – Yavuz Bülent Bakiler
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
yavuz bülent bakiler vahdeddin hain mi, padisah hain mi, sultan vahidettin hain mi vahdettin hain mi***
Sultan Vahdeddin, hem de bütün vatan hainlerinin toplamından kırk misli daha fazla vatan hainiydi. Bu konuda, elimde çok müthiş (!) belgeler var. Açıkladığımda siz de bana hak vereceksiniz…
1- Sivas’ta, Ziya Gökalp Ilkokulu’nda öğrenciydim. 1947 yılındaydık. Bir gün, dünyalar kadar sevdiğim sınıf öğretmenimiz, Atatürk’ü anlatırken elini göbek hizasına kadar kaldırarak şöyle demişti:
– Çocuklar, hain Vahdeddin vatanımızı Ingilizler’e böyle beş çuval altına satmak istiyordu. Padişahın gözleri çil çil Ingiliz altınlarını görünce kamaşmaya başladı. Ama hain Vahdeddin’in hevesi kursağında kaldı. Çünkü bu satışı haber alan Atatürk derhal Istanbul’dan Samsun’a çıkarak, oradan Erzurum’a, Sivas’a, Amasya’ya geçerek, Kongreler toplayarak vatanımızı hem hain padişahın, hem de Ingilizler’in elinden kurtardı…
Vay hain Vahdeddin vay! Inanıyorum ki bütün sınıf arkadaşlarım, o gün ona, içlerinden benim gibi sövüp saydılar.
2- Bu hadise üzerinden tam on yıl geçti. 1957 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyordum. Benden on yaş küçük bir erkek kardeşim var. O da, Sivas’ta Fevzi Paşa Ilkokul’nda öğrenciydi. Bir gün eve geldi, öfkeyle anlatmaya başladı:
– Ağabey, bugün padişahlara öyle sövdük, öyle sövdük ki sorma!
– Niye ulan?
– Ağabey bu hain Vahdeddin, vatanımızı Ingilizler’e on çuval altına satmak isterken, Atatürk bırakmamış. Ortaya atılarak bizi kurtarmış. Az kalsın gidiyormuşuz.
– On çuval değil, beş çuval Ingiliz altınına satmak istemişti Vahdeddin!
– Hayır on çuval altına ağabey!
– Oğlum bunu on sene önce, Ziya Gökalp’te okurken benim öğretmenim de sınıfta anlatmış, alışverişin beş çuval altın üzerine olduğunu söylemişti. Benim öğretmenim yalan söylemez ki!
– Benim öğretmenim de yalan söylemez ağabey!
Kendi kendime uzun uzun düşündüm. Bu fark acaba nereden geliyordu. Sonunda buldum:
– Tabii dedim, hain ve kurnaz padişah gerçi vatanı beş çuval altına satmaya razı oldu ama, Türk parasındaki kıymet kaybını dikkate alarak Ingilizler’e dedi ki, ‘Tamam! Bu koca Osmanlı mülkünü size beş çuval Ingiliz altınına satıyorum. Ama bakın, önümüzdeki yıllarda enflasyon olur da paramızın satın alma gücü düşerse, o zaman sizden beş çuval altın daha isterim. Beş beş daha on eder. Tamam mı’, Ingilizler de tamam dediler!
Dolayısıyla benim öğretmenim de, kardeşimin öğretmeni de doğru söylemişlerdi. Türk öğretmeni hiç yalan söyler mi?
3- Bu konuda üçüncü bir belgem daha var. Üniversitede okurken nasılsa, birden bire Falih Rıfkı Atay tiryakisi oldum. Bulduğum yirmi civarındaki kitabını su içer gibi okudum. Falih Rıfkı, Atatürk’ün sofrasında oturup kalkan, ona Babamız diyen, soyadını bile ondan alan bir Atatürkçü yazarımızdı. Bir gün onun ÇANKAYA isimli kitabının 174-175. sayfalarını okurken, dehşete düştüm. Çünkü o sayfalarda, bizzat Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a anlatıyordu ve Vahdeddin’in kendisini Milli Mücadele için Anadolu’ya göndermek istediğini açıklıyordu. Padişah’ın huzurundan ayrılırken, yaver Naci Paşa tarafından üzerinde Vahdeddin’in tuğrası bulunan bir altın saatin kendisine hediye edildiğini açıklıyordu.
Kim?
Mustafa Kemal!
Bunu kime anlatıyor?
En has adamlarından Falih Rıfkı Atay’a!
‘Olamaz! Bir hain padişah böyle davranamaz!’ diye bağırmaya, dövünmeye, tepinmeye başladım. Sonra güvendiğim dostlarımdan birinden öğrendim ki, Vahdeddin Türkiye’den kaçarken beraberine aldığı o beş çuval altından bir çuvalını, Falih Rıfkı Atay gibi gazetecilere dağıtmış ki aleyhinde yazmasınlar.
4- Çok sağlam ve müthiş bir dördüncü dayanağım daha var. Emin Çölaşan da Vahdeddin’in vatan haini olduğunu yazdı. Etraftaki umumi kanaati belki siz de duymuşsunuzdur:
– Emin Çölaşan derin devletin adamıdır. Belgeleri ordan alır ve allayıp pullayıp sütununa aktarır! Böyle diyorlar. Ben de Çölaşan’a derin bir saygı duyuyorum. Derin devlet, şimdiye kadar hangi tesbitinde yanıldı ki Vahdeddin konusunda yanlış bilgi vermiş olsun!
Bugün, öğretmenlerimizin dillerinde kaç çuval Ingiliz altını vardır bilmiyorum. Bu kadar safsata artık yeter. Bilmeliyiz ki:
Sultan Vahdeddin, yorgun ve fakir düşen milleti ve memleketi savaşa sokanlardan biri, değildir. Türkiye’nin Birinci Dünya Harbi’ne girmesinde Vahdeddin’in milyarda bir bile vebali yoktur. Çünkü Türkiye 1914 yılında savaşa sokulduğunda, Vahdeddin daha padişah değildi. Bizi savaşa bulaştıran, önce Alman Genel Kurmayıdır; sonra Ittihad Terakki Partisi’nin lider kadrosu. Vahdeddin, savaşa katılmamıza şiddetle muhalifti. Nitekim padişah olur olmaz ilk işi, bizi savaşa sokanlardan Enver Pasa’yı daha geri bir hizmete çekmek oldu. Ve Mondros Ateşkes Antlaşması’nı kat’iyyen imzalamadı. Sevr Antlaşması’na da imza atmadı. Vahdeddin kat’iyyen vatan haini değildi. Bunu, Atatürk’ün en büyük hayranlarından Falih Rıfkı Atay da “Niçin Kurtulmamak” isimli eserinde böyle yazıyor.
.
**********
.
KAYNAK:
.
Yavuz Bülent Bakiler, Tabuları Yıkmak, Yakın Plan Yayınları, Istanbul 2011, sayfa 25-27.
.
**********
.
Kadir Çandarlıoğlu
.
**********
.
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*

Tarih Şuuru Ve Ehemmiyeti

Tarih Şuuru Ve Ehemmiyeti
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
tarih suuru tarihsel hafiza tarihini bilmeyen milletler geleceklerini insa edemezler lütfü özsahin“Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri
avcıları yüceltmeye devam edecektir.”
Afrika Atasözü
***
Insanlığın tarihsel serüvenini dikkatlice incelediğimizde, tarihi güçlü olanların, çağının bilim ve teknoloji tekelini uhdesinde barındıranların, kuvveti ve sultayı elinde tutanların yazdığını ve yine toplumsal olaylara ve insanlığın geçirdiği tarihsel dönüşümlere güçleri yettiğince onların şekil verdiğini görürüz. Özellikle tahakküm altına alınan ve sömürülen toplumların geçmişlerinde kendilerinin onur duyacağı, övünebileceği büyük başarıları, kurmuş oldukları parlak medeniyetler olsa bile, tarihsel hafızaları, düşünme ve muhayyile güçleri kültürel emperyalizm yolu ile dumura uğratıldığından kendi tarihlerini doğru dürüst yazamadıkları gibi, varlığa, insanın yapıp etmelerine ve evrene bakış açısı getirebilecek bir tarihsel felsefeyi ise, hiçbir şekilde üretme gücüne ve kapasitesine de ulaşamazlar.(…)
Geri kalmışlık sorununun reçetesi Batı medeniyetinin bizlere dayattığı çürütücü modernite ve Batı tipi üretim ve tüketim olgularına dayanan bir bilim anlayışı ve kalkınma modeli değildir. Çözüm topyekün olarak kadim medeniyetimizin hakkı ve adaleti ikame eden engin tecrübesine dönerek onu günümüzün koşullarında tüm insanlığa cevap verecek bir şekilde yeniden inşa etmek, yeniden üretebilmektir. Yoksa reçete yaklaşık 250 yıldır jakoben bir tarzda medeniyet şemsiyesi altında bize dayatılan modernleşme, çağdaşlaşma ve batılılaşma söylemleri değildir. (…) Batının cilalanarak sunulan kokuşmuş değerleri ve alem tasavvurunun insanlığa barış, adalet ve mutluluk yerine acı ve göz yaşı getirdiği yadsınamaz bir gerçektir. Aslında Batı medeniyeti Hz. Isa’nın Incil’de buyurduğu şekliyle “badanalı mezarlara” benzemektedir. Öyle ki, dışarıdan bakılınca badanalı mezarlar, şaşalı, temiz ve göz alıcı gözükür. Fakat hakikatte içerisinde çürümüş, kurtların yediği kokuşmuş iskeletten başka bir şey yoktur. (…)
Büyük devlet ve millet olmanın bir yolu da, bir toplumun kendi tarih ve medeniyetinden çıkardığı, kendi kültürel kodlarını ve genlerini taşıyan, epistemolojik ve entelektüel temelini kendi kurduğu bir ilim ve irfan anlayışına sahip, kendi sosyal ve siyasal muhayyilesini önceleyen bir tarih ve felsefe anlayışını üretebilmesidir. Bunu gerçekleştiremeyen toplumlar kendileri aslan olsalar bile, avcıların çarpıtarak yeniden inşa ettiği, yalanlarla dolu tarih anlayışına, başka toplumların ürettiği, bir zamanlar kullanıldıktan sonra tarihin devasa çöplüğüne atılan fikirleri tüketmeğe mahkum olacaklarından dolayı, benliklerini ve kendilerini ayakta tutan değer yargılarını ve sembolleri yitirmek suretiyle ya sömürgeleştirileceklerdir, ya da tarih sahnesinden yok olup gideceklerdir. (…) Tarihsel hafızalarını kaybeden, ilahi kaynaklı ezeli ve ebedi değer yargılarını ve onu içselleştiren hayat biçimini, kendi yaşayışlarından tard eden toplumlar, gerçekten hafızasını yitiren bireyler, ya da kendilerine hayat bahşeden öz suyunu kaybeden çınar ağaçları gibi solmaya, sararmaya başlarlar ve asla bir daha toparlanamazlar. (…)
Fransız yazar ve Romancı Roman Roland şöyle der:
“Tarih bir tarladır, tarihçinin de cebinde kendi dünya görüşü ve felsefesine uygun bir planı vardır. Tarih tarlasına gider kendi planına uygun olan materyalleri toplayarak kendi dünya görüşü ve varlık anlayışına göre bir tarih ve toplum felsefesi inşa eder.”
Evet dünyada gücü ve sultayı elinde bulunduran tüm toplum ve devletler kelimenin tam anlamı ile tarihi böyle yazarlar. Bu güçlü olmanın, tarih sahnesinde ebediyete kadar kalmanın, yeni nesillere sosyal-siyasal muhayyile oluşturmanın kaçınılmaz bir gereğidir. Bundan dolayıdır ki, Ispanyada 10. Alfonso’dan itibaren Aragon kralı Ferdinand ve Kastilya kraliçesi Izabella dönemine kadar Endülüs Emevi Devletinde yetişen, birkaç istisna dışında, tüm Islam düşünürlerinin ve bilim adamlarının eserleri Latince ve Ispanyolca’ya çevrildi. Müslüman müelliflerin isimleri yok edilerek bu kitaplara ve eserlere Ispanyol ve Latin isimleri verildi. Bu çıkarılan bir kanunla yürürlüğe konuldu. Amaç şüphesiz Ispanyol milletinin ne denli büyük bir medeniyetin temsilcisi olduğunu ispat ederek Ispanyol ve Latin gençlerine tarih şuuru ve medeniyet perspektifi kazandırmaktı. (…)
Ispanya’da Müslümanların ilerleyişi Kilise ve Batılı aydınları o kadar derinden sarsmış ve etkilemiştir ki, bu ilerleyişin muhtemel sonucunu ve hedefini ünlü Ispanyol oryantalist Fernando Dozy şöyle ifade eder:
“Eğer Chars Martel Müslümanları Poiters’de (Puatya) yenmeseydi, Müslümanlar Ispanyadan kovulmasaydı Sorbon ve Cambridge Üniversitelerinde bugün Kur’an okutulacaktı.”
Dozy aynı zamanda “Arap-Islam fethi Ispanya için hayırlı olmuştur, çünkü bu fetih, önemli bir devrim yaratmış ve ülkenin asırlardır altında inim inim inlediği kötülüklerin bir kısmını yok etmiştir” diyerek Islam fethini Batıya katkıları açısından olumsuzlamamıştır. (Ispanya Müslümanları Tarihi, cild 2, sayfa 43,44.) Fakat Dozy’nin “Müslümanlar kovulmasaydı Sorbon ve Cambridge Üniversitelerinde bugün Kur’an okutulacaktı” şeklindeki beyanı karşısında “işte tarihsel hafıza budur ve tarih şuuru ancak böyle çarpıcı bir şekilde ifade edilebilir” demekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur sanıyorum.(…)
Hıristiyan tarih felsefesini içerisinde barındıran Tarih şuuruna ve bilincine sahip olan Ispanyol yöneticiler Müslümanları Iber yarımadasından atmayı, Akdeniz yahut Atlas Okyanus’una dökme idealini hiçbir zaman kaybetmediler. Öyle ki, Müslüman fatihler yerli Vizigot halklarının nezdinde işgalci olmaktan çok adaleti ve medeni değerleri temsil etmelerine rağmen, Kilisenin onlara kazandırdığı inanış ve tarih şuurunu her zaman korumayı ve ona göre hareket etmeyi başardılar ve sonuçta yani Kilise ve Greko-Romen değerlerin onlara aşıladığı tarihsel şuur ve kine dayanan hırs sayesinde yorulma ve dinlenme nedir bilmeden, her türlü insanlık dışı yöntemi deneyerek 800 yıl Ispanyada yaşayan, Ispanyayı imar eden, Batı bilim literatürünün ve olumlu bir çok reformların temellerini atan Müslümanları, bir daha gelmemek kaydı ile büyük bir soykırımla en son olarak Grenada’dan çıkardılar.
Ancak yüzyıllar sonra iş işten geçtikten sonra Müslümanların kurduğu kültür ve medeniyetin hakkı teslim edilebildi. Ispanyol yazar ve Romancı Blasco Ibanez bir konuşmasında şöyle der: “Zannedildiği gibi medeniyet ve ilim Ispanya’ya kuzeyden değil, güneyden Müslümanlardan gelmiştir.” (Blasco Ibanez la Catedral, sayfa 54.) (…)
Evet Müslümanlar Ispanya’da medeniyetin, insanlığın, ilim ve irfanın temsilcisi olmalarına rağmen tutunamamışlarsa, günümüzde sahip oldukları inanç ve medeniyet perspektifi hariç, her şeyi ile batı karşısında acze düşmüş bir Islam dünyası kendini Batının amansız ve çirkin saldırıları karşısında nasıl koruyacaktır ki? Bu örneği neden verdik, ülkemizde bazı aklı evvel yazarlar efendim Anadolu 1000 yıldır bizim toprağımız, Istanbul asırlardır Müslüman Türk yurdu, onların elimizden çıkması olası değildir şeklindeki derinliksiz düşüncelerinden ve tarih şuurundan yoksun siyasal muhayyilelerinden dolayı verdik.(…)
Yeni yetişen nesillere kendilerini tarih sahnesinde var kılacak tarih şuuru ve felsefesi verilmediği sürece, Hıristiyanların sürekli kutsal topraklar, “Kilisenin Kutsal Toprakları” (Holly Lands of Church) Havarilerin cirit attığı kutsal mekanlar diye adlandırdıkları Anadolu ve Istanbul’un elimizden çıkmaması için geçerli, makul hiç bir neden yoktur. Düşünün ki, biz Istanbul’u feth edeli, henüz Ispanyanın fethi gibi 800 yıl dahi olmadı.(…)
Maalesef dünya Müslümanları, Islam’a bağlı toplumlar ve milletler çağımızda kendi tarihlerini ve Tarih Felsefelerini yazmaktan ve inşa etmekten aciz olduklarından neredeyse tutsak olmanın eşiğine gelmişlerdir. Bir örnek verecek olursak bugün Türkiye’de Osmanlı’yı yok saymaya çalışan, yahut Osmanlıyı bizim tarihimizin en önemli parçası olarak algılayan tarihçi zevatlar, bırakın Osmanlı tarihini tam olarak kuşatıcı bir şekilde yazmayı, henüz Osmanlı belgelerini bile tam olarak tasnif edememişlerdir. Eğer tarihçilerin, yeni yetişen nesillere tarihsel bir derinlik ve bakış açısı kazandırmakla mükellef devletin durumu buysa, düşünün sıradan halkın durumu nasıl olacaktır. Evet onlar da zaten fazla değil iki nesil önce dedelerinin mezar taşını bile okuyamazlar. Dedelerinin mezar taşını bile okumaktan aciz ve cahil bırakılan bir halk nasıl tarih şuuruna sahip, kendi tarih felsefelerini yazacak, oluşturacak ve aynı zamanda onun üzerine vizyonu olan bir gelecek ve medeniyet perspektifi inşa edecek tarihçiler ve filozoflar çıkarabilir ki?
Bu asla mümkün değildir. Yukarıda söylediğimiz gibi kendi dedelerinin mezar taşını okuyamayan toplumlar, kendilerine hayat bahşeden medeniyetlerinin tüm anlamlarını ve iddialarını kaybettiklerinden dolayı, yavaş yavaş tarih sahnesinden silinmeye doğru kanalize olurlar. Bunu durdurmanın tek yolu elbette bir toplumu ayakta tutan tüm değer ve yargıları yeniden keşfetmek ve çağın koşullarını dikkate alarak yeniden inşa etmektir. Bu nedenle tüm inananlar eğer şerefli ve başı dik, nesillerini, kültür ve medeniyetlerini devam ettireceklerse en azından Kur’an merkezli bir tarih felsefesini içselleştirmeleri kaçınılmazdır. (Lütfü Özşahin’in “Kur’an merkezli” ifadesinden Sünnet inkarcılığı anlamı çıkarılmamalıdır. Burada, Batı taklitçiliği yerine Islam geleneğine dönüş kastedilmektedir. Zira Özşahin aynı eserinde Islam geleneğinin ehemmiyetine vurgu yapmakta ve Muhammed Abduh, Reşit Rıza ve Fazlurrahman gibileri -ki bunlar Sünnet’e gereken ehemmiyeti vermiyorlardı- “modern bir paradigmadan beslendiklerinin farkında olmadan Batının dayattığı kültür ve gelenekleri yok edici modernite karşısında mücadele ettiklerini sanmakla” eleştirmektedir. Bakınız; aynı eser sayfa 26.: Kadir Çandarlıoğlu)
Batılı tarihçilerin yaptığı karanlık çağ, orta çağ, yeni çağ, Rönesans, reform, aydınlanma, Isa’dan önce yahut Isa’dan sonra gibi sınıflamalar, Çinli, Hintli, Endonezyalı, hatta biz Osmanlı bakiyesi olan Türkler, Müslümanlar için ne anlam ifade edecektir. Avrupalıların Orta Çağın karanlığı dedikleri dönem Emevi, Abbasi, Selçuklu hatta Osmanlılar için aydınlıktır. Şam’da, Bağdat’ta, Buhara’da, Cündişapur, Kahire, Kurtuba ve bilahare Istanbul’da olan ilim ve kültür hayatı mübalağasız dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Hatta Islam toplumları dönemlerinin en yüksek ilim, kültür, sanat ve teknik anlayışlarını üreten medeniyetlerini temsil etmektedirler ki; bu yüksek kültür ve uygarlığın Rönesans, Reform dönemlerinden itibaren astronomide Tico Brahe, Kpernikos, Galileou, felsefede, Aziz Anselm, Thomas Aquninas, R. Becon, Decartes, Spinoza, Kant ve nihayet W. F. Hegel’e, edebiyatta Dante ve Goethe’ye, tıpta Harvey’e, deneysel ilimler ve fizikte Roger Bacon ve Newton’a kadar Batı uygarlığını nasıl etkilediğini yazmak ciltlerce kitap yazmayı gerektirecek bir konudur. (Mehmet Niyazi, Medeniyetimizin Analizi, Ve Geleceği, sayfa 85-113.)
Ancak hemen belirtelim ki, Islam medeniyetinden etkilenen Batı Islam’ın hikmet boyunutu almamıştır. Ondan devşirdiği ilim, fikir ve felsefe birikimini tabiri caizse sekülerleştirerek profanlaştırmıştır. Yani din ile olan bağlantısını kesmiştir. Evet konuya devam edersek, Budist ve Konfüçyanist olan bir Çinli ve Hintli bir birey için hatta bir Yahudi için Isa’yı merkeze alan MÖ. veya MS.’nın ne anlamı olabilir ki? Zira her medeniyetin gelişimi, ilk, orta, yeni çağı, Rönesansı, reformu, aydınlanması, yükselişte veya çöküşte olması, ve nihayet ortadan kalkması tamamen kendine özgüdür. Yani belli bir medeniyet ve toplumun tarihsel gelişimi ve yazgısı, küresel ölçekte tüm dünya uygarlıkları ve kültürleri için genelleştirilemez. Bu, büyük düşünür Ibni Haldun’dan itibaren bilinen bir gerçektir. Fakat ne hazindir ki, Türkiye dahil kendi tarih felsefelerinden yoksun, kendi tarihsel kökenlerini ve gelişimlerini, kendi benliklerini ve tarihsel akıllarını yadsıyarak, takvime, milli ve dini bayramlara kadar her şeyi, tepeden inmeci bir yöntemle, ancak Batılı toplumlar için anlam ifade eden Gregoryan-Miladi zaman dönemlerine bağlanan üçüncü dünya ülkelerinin tarihsel hafızaları, işbirlikçi yanları ile tanıdığımız yerli tarihçi, siyasetçi ve yazarların da desteğiyle, Batılılaşma denilen alinasyon programı yoluyla dumura uğratılarak kaosun ve yok oluşun içine itildiler. Kendi tarihsel serüvenlerini kendi kültür ve medeniyetine göre milad-başlangıç sayılabilecek önemli toplumsal ve tarihsel hadiselere göre dönemlendirmekten, tasnif etmekten aciz olan ve bu yüzden kendi tarihini yazamayan başka medeniyet ve toplumların tarihsel yazgılarını kendi yazgıları zanneden veya zannettirilen toplumlar nasıl kişilik sahibi olabilirler? Nasıl küresel ölçekte belirleyici güç olabilirler ki? (…)
Tarihsel hafızalarını kaybeden toplumlar sosyal muhayyilelerini de yitireceklerinden dolayı soyutlama yetilerini yitirerek düşünemez bir hale düşüp, yönlendirilme ve yönetilmeyi bekleyen sürüler gibi sömürülmeye elverişli hale gelirler.
**********
KAYNAK:
Prof. Dr. Lütfü Özşahin, Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog, Rağbet Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 18 ve devamı. (Yazıyı kısalttık) Not: Bir yazardan yaptığımız alıntı, o yazarın tüm görüşlerine katıldığımız anlamına gelmez.
**********
Kadir Çandarlıoğlu
**********
Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*
*

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?

Özgecan Aslan’ın katiline nasıl bir ceza verilecek?
*
özgecan aslan cinayeti özgecan cinayet özgecanin katilleri, özgecan aslanin katilleri Allahin hükmü, seriat nedir, kisas nedir kisasa kisas nedir
***
Türkiye birkaç gündür bu haberle çalkalanıyor:
“MERSİN’in Tarsus İlçesi’nde kayıp olarak aranan Çağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 1’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’ın öldürüldükten sonra yakılmış cesedi bulundu.”
Bu kabul edilemez cinayeti işleyen katile ne olacak? Nasıl bir ceza verilecek?
Islam hukukuna yani Islam Şeriatı’na göre Özgecan’ın ailesine sorulur; “Katilin cezası ne olsun? Kısasa kısas gereği ölüm cezası mı, yoksa diyet mi?” Katil, ailenin vereceği karara göre cezalandırılır.
Kemalist rejimin kafir batıdan devşirdiği kanunlarına göre ise, Özgecan’ın katilini hep birlikte cezaevinde besleyeceğiz.
Kul yapımı ceza yasalarımız, bu suçlulara “insan hakları adı altında” suçluya işlediği suçun dengi bir ceza vermemekle, suçlara teşvik etmektedir.
Şimdi soruyoruz; Hangi kanun adalete uygundur?

***
“Kısas” nedir?
Kısas, kavram olarak bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Kanı, aynısıyla ödetmek, bir hakkı misliyle takas etmektir.
Elmalılı Hamdi Yazır mealinde “Kısas” cezası:
Bakara Suresi:
178 – Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, ölenin kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azab vardır.
179 – Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.”
***
Alttakı bağlantılara tıklayarak konu hakkında geniş bilgi alabilirsiniz:
http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/seriat-hukumleri-ve-hikmetleri-kisas-katilin-hukmu/
http://belgelerlegercektarih.com/2012/08/11/turkiyede-laik-sistemden-dolayi-uygulanamayan-bir-ayet/
***
Allahu Teala’nın hükümleriyle yönetilen Osmanlı ile kafirlerin hükümleriyle yönetilen Kemalist Cumhuriyet arasındaki fark için bakınız;
http://belgelerlegercektarih.com/2013/02/13/islamla-yonetilen-osmanli-ile-kafirlerin-hukumleriyle-yonetilen-kemalist-cumhuriyet-arasindaki-fark/
http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/11/kemalistlerin-mi-yoksa-allahu-tealanin-kanunlari-mi/
http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/12/seriat-ile-yonetilen-osmanlinin-gayr-i-muslimlere-hosgorusu/
***
Laiklik nedir? Cesur Bir Laikin Ağzından Laikliğin Gerçek Yüzü:
http://belgelerlegercektarih.com/2012/10/02/laiklik-nedir-cesur-bir-laikin-agzindan-laikligin-gercek-yuzu/
***
Prof. Dr. Ilber Ortaylı: Islam’da laiklik olmaz
http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/26/prof-dr-ilber-ortayli-islamda-laiklik-olmaz/

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*

Ey “Ben Türküm, Atatürk’ün Askeriyim” diyen kardeşim!

Ey “Ben Türküm, Atatürk’ün Askeriyim” diyen kardeşim!
Türküm Atatürkün askeriyim, Atatürk türklük, Atatürk milliyetcilik, Atatürk irkci, Atatürk türkcü, Atatürk ihanetleri Atatürkün türklere ihanetleri
***
Eğer sen Türksen -ki ben de Türk oğlu Türküm-, Meyis Adası’nı, On iki Ada’yı, Musul’u, Halep’i, Batı Trakya’yı, Batum’u düşmana satan adamın peşinden gitme.[1] Türk Milleti hakkında, “Bu Millet Fatih’lerin arkasından giderek serserilik etmiş” diyenin arkasından gitme.[2] “Namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar” diyenin peşinden gitme.[3] Türk Milleti’nin temsil edildiği Cumhurbaşkanlığı makamında kadın soyup striptiz yaptıran ve misafirlerini böyle eğlendiren adamın peşinden gitme.[4] Türkiye vatandaşı kadınları soyup Iran Şahı’na takdim eden adamın peşinden gitme.[5] Sefalet içindeki Hint Müslümanlarının tek umudu olan “Hilafet Makamı” için gönderdikleri paralarla “faiz işleten bir banka” kuran adamın arkasından gitme.[6] Başörtüsünü savunmak için fransızlara karşı savaşan iffetli Ninelerimizin, “kurtuluş”tan sonra başörtüsünü çıkaran adamın peşinden gitme.[7] “Şapkalı gavurlar geliyor” diye haykıran ve şapka giymemek için düşmanla çarpışan yiğit Türk Milleti’nin, “kurtuluş”tan sonra başına gavurun şapkasını kanun zoruyla geçirip onuruyla oynayan adamın peşinden gitme.[8] Azerbaycan’lı kardeşlerimizi rus komünistlerine satan adamın peşinden gitme.[9]
Ey Islam’a ve insanlığa 1000 yıldır hizmet eden cesur Türk Milleti’nin ferdi! Eğer sen gerçekten Türksen kardeşim, bunu yapma.

**********

KAYNAKLAR:

[1] http://belgelerlegercektarih.com/2013/01/05/lozan-anlasmasinin-tenkidi/
http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/05/yabanci-gozuyle-lozan-ve-neticesi/
http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/29/m-kemal-ataturk-bati-trakyayi-ve-oradaki-kardeslerimizi-dusmana-birakmis/
http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/23/kim-hain-sultan-vahdettin-mi-yoksa-m-kemal-mi/
[2] http://belgelerlegercektarih.com/2012/12/18/turk-buyukleri-hilafet-makamina-saygi-gosterirken-m-kemal-ataturk-hakaret-etmistir/
[3] http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/28/kazim-karabekir-m-kemal-ataturk-ile-ilgili-gercekleri-anlatiyor/
[4] http://belgelerlegercektarih.com/2014/05/30/cumhurbaskanligi-makaminda-striptiz-mi/
[5] http://belgelerlegercektarih.com/2012/05/19/kemal-ataturk-olmasaydi-baban-kim-olurdu-o-namusumuzu-kurtardi-diyenere-ithaf-olunur/
[6] http://belgelerlegercektarih.com/2012/07/03/m-kemal-ataturkun-mal-varligi-serveti-genis-kapsamli/
[7] belgelerlegercektarih.com/2013/07/01/ataturk-ortunmeye-karsi-degil-miydi/
[8] http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/30/m-kemal-ataturkun-sapka-zulmu-ve-istiklal-mahkemesinde-asilan-alimler-hocalar/
http://belgelerlegercektarih.com/2012/04/28/neden-musluman-milletin-basina-sapka-gecirmek-istediler/
[9] http://belgelerlegercektarih.com/2012/06/18/azerbaycandaki-kardeslerimize-m-kemal-ataturk-mu-ihanet-etti/
Azerbaycan’lı kardeşlerimizi “satma geleneği”nin Inönü döneminde de devam ettiğine dair bakınız;
http://belgelerlegercektarih.com/2012/09/15/boraltan-katliami-belgelerle-ismet-inonu-azeri-kardeslerimizi-ruslara-teslim-etti/

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*

Harf Inkılabının Zararları Hakkında Müthiş Bir Analiz

Harf Inkılabının Zararları Hakkında Müthiş Bir Analiz
*
Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız
harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 1
***
Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Dinler Tarihi alanında Yüksek Lisans – Mastır yapan, bilahare Felsefe Tarihi’nde(Siyaset Felsefesi) doktora çalışmasını bitiren, Arapça ve Ingilizce’nin yanı sıra orta derecede Ibranice ve Gürcüce bilen Prof. Dr. Lütfü Özşahin’in “Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog” adlı kitabından konunun ehemmiyetine ve genişçe analiz edilmiş olmasına binaen uzunca bir alıntı yapacağız. Prof. Özşahin, verdiği örneklerle Türkiye’de yapılan dil ve harf devriminin yanlışlığına dikkat çekiyor ve birbirinden önemli değerlendirmelerde bulunuyor.
Işte Prof. Dr. Lütfü Özşahin’in her satırı altın değerinde olan yazısı:
“Insanlığın tarihsel gelişimi boyunca, dil meselesi emperyalist sömürge ve kaos ortamının oluşması için daima önemini korumaya devam etmiştir.. Wittegenstain’ın çok mükemmel şekilde anlattığı gibi dil bireyin, toplumun her şeyidir. Insanın hafızası, muhayyilesi, düşünebilmesi, soyutlama yeteneği büyük ölçüde bildiği kelime sayısı ve kullandığı dille ilgilidir. (Ludwig Wittegenstein, Tractatus)
Dil seslerden oluşan canlı, sosyal bir müessesedir. Onu kendi ikliminden ve tarihsel gelişiminden kopardığınız anda, ya da tabii olarak aktığı kendi mecrasını tepeden inmeci bir şekilde dış müdahalelerle değiştirdiğiniz zaman hayat damarlarından bir çoğunu koparmış, onu yozlaştırmış ve anlaşılmaz kelime yığınlarına dönüştürerek ölüme mahkum etmişsiniz demektir. Maalesef ülkemizde bu müdahaleler çağdaşlık ve ilericilik adına son derece komik, seviyesiz ve anlamsız şekilde, zaman zaman yapılmış, bu nedenle Türkçe günümüzde yozlaşarak günlük 150 kelime ile konuşulan ve yazılan kısır bir dile indirgenmiştir.
Eğer bir birey yahut bir toplum diline yabancılaşmışsa bu doğal olarak şu anlama gelir:
O birey ve toplum artık neşet ettiği, varlık alanına çıktığı tarihiyle, sanatıyla, edebiyatiyla, diniyle, müziğiyle, ilmiyle, irfanıyla son tahlilde kendisini var kılan tüm tarihsel ve toplumsal değerleri ile ilişki kuramıyor demektir. Çünkü her insan kendisini kendi yapan tüm değerleri ancak bir dil aracılığı ile ifade edebilir. Bundan dolayıdır ki, bir toplumda dilin bozulması o dile ait kelime ve kavramların bağlamlarının anlam kaybına uğraması, buharlaşması yani içlerinin boşalması ve bir anlam ifade etmemesi o toplumu kısa sayılmayacak bir gelecekte çöküşün ve yok olmanın eşiğine götürür. Çünkü kendini ifade edemeyen birey ve toplum, kişilik ve kimliğini kaybettiğinden dolayı aşağılık kompleksinin eşlik ettiği nevrotik bir ruh haliyle, doğal olarak başka toplum ve medeniyetlerin kültürel hegemonyasına girecekleri için, dirençlerini yitirirler ve sonuçta kendiliğinden sömürgeleşerek aline (alination) olurlar.
Batılılar bu konuyu çok iyi bildiklerinden dolayı Roma Imparatoru Julius Sezar’ın başlattığı önce dili bozma geleneğini tüm modern dönemler boyunca sistematik bir şekilde devam ettirmiştir. Hatırlanacağı üzere Julius Sezar Büyük Britanya’yı işgal ettiği zaman ilk işi yerli halkın dili olan Keltçe’yi yasaklayarak Latinceyi dayatmak oldu. Bu geleneği Ingilizler farklı şekillerde Amerika’da, Hindistan, Pakistan, Mısır, Nijerya gibi ülkelerde çok iyi uyguladılar. Yine Ispanyollar Meksika, Arjantin gibi ülkelerde, Portekizliler Brezilya’da, Italyanlar Libya’da, Fransızlar Cezayir, Tunus, Fas gibi ülkelerde ve ismini sayamadığımız bir çok Afrika ülkesinde Roma Imparatoru Julius Sezar’ın geleneğini sözüm ona ilerleme ve çağdaşlığın bir gereği olarak dayattılar ve son tahlilde buraları tamamen sömürgeleştirdiler ve dikkat edilirse bu ülkeler ABD hariç halen yoksullukla mücadele etmektedirler.
ABD hariç dedik, çünkü ABD 1492’den itibaren Avrupa’dan göçen, bizzat Greko-Romen ve Judeo-Critean geleneğin Amerika kıtasındaki uzantısı olan, 1618-1648 yılları arasında yapılan Avrupa’daki din savaşlarından kaçan, özellikle Kalvinist, Lütherci Hıristiyanlık anlayışını benimseyen Protestanlardan oluşan, püriten (aşırı dindar), katil, sapkın, altın arayıcısı, kanun kaçağı, hırsız, adi suçlu, Kızılderili katillerin, kurduğu bir ülkedir. Bundan dolayı ABD, Avrupa medeniyetinin Amerika kıtasında doğurduğu neo-sömürgeci çocuğudur. Yani bu insanlar, ABD’liler kahir ekseriyeti Anglo-Sakson kökenli ari ırktan oldukları için efendidirler, doğuştan asildirler, yönetirler, sömürürler, gerekirse cezalandırırlar ama asla yönetilemezler sömürülemezler.
Bugün ülkemizde ve Islam ülkelerinde maalesef eski Batı sömürgelerinde, kolonilerde bile olmayan Ingilizce eğitim ve öğretimin yaygınlaştırılması son derece düşündürücüdür. Öyle ki Osmanlının son dönemlerinde ülke sathına bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan Ingilizce, Fransızca eğitim veren okullardan mezun olan binlerce öğretmen, sonradan devlet adamı olan politikacılar, sanatçılar, edebiyatçılar, gazeteciler ve yazarlar -ki bunların önemli bölümü dönme, yani Sabatayisttir- adeta Islam ve Türk kültürünü ortadan kaldırıp Batının çürümüş değerlerini halka empoze etmek için misyonerleri bile şaşırtacak yol ve yöntemler denediler. (Hikmet Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Cilt 1, sayfa 152-180.)
Fakat bugün çok güvenilir, vatansever olduğu noktasında şüphe duymadığımız bazı cemaatlerin halkın alın teri ile kazanılmış paralarla dünyanın dört bir yanında açtığı kolejlerde, Islam ve Türk kültürüne hizmet ediyoruz savıyla Amerikalıların ve Ingilizlerin bile yapamadığı şekilde gençlere Ingilizce öğreterek, en iyimser deyimle farkında olmadan emperyalizme hizmet etmeleri affedilecek bir hata değildir. Ne yazık ki, bu çevreler, dilin, bireyin ve medeniyetlerin gelişmesindeki önemini ve stratejik boyutunu yeteri derecede kavrayamadıklarından dolayı Islam-Türk kültüründen vazgeçmiş bazı laisist, Batıcı kesimleri aratmayacak şekilde, her şeye bir kılıf buldukları gibi, buna bir de bilimsel kılıf uydurmakta beis görmemektedirler. Ingilizce bilim dili imiş, Ingilizce olmadan teknoloji ve bilim üretilemezmiş. Sanki Japonlar ve Çinliler Ingilizce eğitim yaparak teknoloji ve sanayilerini geliştirmişler. Ya da Almanlar ve Fransızlar bugünkü düzeylerine Ingilizce eğitim yaparak gelmişler. Bırakın Ingilizce eğitimi Paris ve Berlin sokaklarında bir tane Ingilizce tabela bile bulmak neredeyse imkansızdır.
Eğer Ingilizce eğitim ve öğretimle gelişme ve teknolojik düzey yakalanarak kalkınma mümkün olsaydı, bugün ayakkabı boyacılarının bile Ingilizce konuştuğu Mısır, Pakistan, Hindistan, Nijerya, Bangladeş gibi ülkelerin hem bilimsel düzlemde, hem de zenginlik ve teknolojik açıdan dünyanın en gelişmiş ülkeleri olması lazım gelirdi. Halbuki bu ülkeler dünyanın en fakir ülkeleri kategorisinden halen kurtulamamışlardır. Dolayısı ile Ingilizce’nin bilim ve ilerleme için olmazsa olmaz bir koşul olduğu iddiası, Ingiliz muhipleri ve sömürgecilerin sözcüleri tarafından uydurulan kargaların bile tebessüm ettiği en büyük mistifikasyonlarından biridir.
harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 2
***
Burada karşı olduğumuz bir dil öğrenmek değildir. Gerekli olduğu zaman yani bilimsel ve sosyo-politik koşullar zorunlu kıldığı zaman en iyi şekilde yabancı dil öğrenmek kaçınılmazdır. Yanlış olan ta ana okulundan başlayarak Ingilizce eğitim ve öğretimi dayatmak suretiyle bir toplumun topyekün kültürünü ve tarihsel kimliğini tahrip etmek yoluyla, o toplumun kendisini var kılan kadim geleneği ile ilintisini kesmek ve düşünemez hale getirerek köleleşme yoluna kanalize etmektir. Bugün Türkiye bu hale düşürülmüştür. Zira dünyanın hiçbir ciddi ülkesinde dil ve alfabe ile Türkiye’deki kadar oynanmamıştır. Düşünün ki, bırakın sıradan halkı ve öğrencileri, Türkiye’de Atatürkçü geçinen zevatın büyük bir çoğunluğu Atatürk’ün Nutkunu bile orijinalinden okuyamazlar. Tabii Atatürk’ün Nutkunu orijinalinden okuyamayan bir millet elbette Fatih’i, Yavuz’u, Kanuni’yi, Baki’yi, Akif’i hiç okuyamayacak ve dolayısıyla anlayamayacaktır. Gelişmiş ülkelerin hiç birisinde böyle, Vatikan’ın cümle kardinallerini bile ağlatacak vahim bir olay yoktur.
Bir örnek verecek olursak, günümüzde lisede okuyan bir Ingiliz genci Büyük Elizabeth’i yahut Shakespeare’i bir kaç değişen kelimeleri saymazsak rahat okuyup anlayabilir. Ya da bir Fransız genci bir Napolyon’u, Russo’yu, Volter’i okuyabilir, anlayabilir. Yani onların dilini çözerek en azından H.G. Gadamer’in ifadesiyle kendi ufkuyla onların ufkunu birleştirebilir.. Aynı şekilde yetişkin bir Alman genci de Kant’ın, Hegel’in yahut Rilke’nin, Bismark’ın dilini çözmekte ve anlamakta zorlanmayacaktır. Yani dedelerinin ne dediklerini, ne düşündüklerini, nasıl yaşadıklarını, ne şekilde bilim ve sanat ürettiklerini anlayarak kendilerini var kılan tarih ve gelenekleri ile ilinti kurarak, yabancılaşma ve kimliksizleşme hastalığına tutulmadan gelecekleri için daha sağlam proje üretmenin imkanını elde etmiş olacaklardır. Böyle olduğu içindir ki, Ingilizler, Fransızlar ve Almanlar kimliklerini ve şahsiyetlerini kaybetmeden düşünsel ve bilimsel geleneklerini büyük bir kesintiye uğramadan devam ettirebilmişlerdir. Ne sayesinde? Elbette kültür ve medeniyetlerinin taşıyıcısı olan dil sayesinde.
Düşünsel ve bilimsel geleneklerini sürdüremeyen toplumların küresel düzeyde etki yapacak bilim, teknoloji ve onlara kaynaklık eden düşünsel ve felsefi sistemleri oluşturamayacakları açık ve seçiktir. Evet bugün Türkiye’de küresel düzlemde büyük ilmi, felsefi ve düşünsel sistemlerin ortaya çıkamamasının en büyük nedenlerinden birisi de, ülkemizde bulunan fikir ve ilim adamlarının gelenekle ilinti kuramamalarıdır. Zira bizim üniversitelerimiz bir Sorbon, Oxford, Heidelberg, veyahut bir Jena, Tübingen üniversiteleri gibi, bilim ve kültür geleneklerini kesintisiz asırlarca devam ettirememişlerdir. Bundan dolayı ilim ve fikir adamlarımızın bırakın medeniyetimizin bilim dili olan Arapça ve Farsça ile ilinti kurarak geleneğimizdeki büyük birikimi günümüz nesillerine aktarmayı, büyük bir çoğunluğu dedelerinin konuştuğu Osmanlı Türkçesini bile okumaktan acizdirler.. Tabii ortaya çıkan tablo bu olunca, bir bilim ve felsefe dilinden bahsetmek, en azından Babanzade gibi kendi kültür ve düşüncemize özgü bir felsefe terminolojisi oluşturmak çok zorlama bir uğraş olacaktır.
Bugün Avrupa’da her millet kendi milli dillerini iyi bildiği gibi, aynı zamanda özellikle fikir ve bilim adamları kendi medeniyetlerinin temel dili olan Latince ve Yunanca’yı da çok iyi bilirler. Çünkü iyi bir fikir ve bilim adamı olmanın büyük düşünsel ve ilmi sistemler üretmenin en önemli yollarından birisi de, sadece ait olduğu toplumun milli dilini bilmek değil, aynı şekilde ait olduğu medeniyetin temel dillerini bilmekten geçmektedir. Bu dini ilimlerde bile böyledir.
Geleneğini kaybetmiş dini ilimler, teorik ve pratik alanda yetersiz kalacaklarından dolayı gerilemeye başlarlar ve dini hayatın olumsuz etkilenmesine yol açarak, dinin yozlaşması, anlamsızlaşması suretiyle bedbinlik ve uyuşturucu işlevi görmesine neden olurlar..(Bu pasaj, 1400 yıllık bilgi ve ilmî birikimi yok sayan sünnet inkarcılarına ithaf olunur.)
Şüphesiz, yukarıda açık olarak örneklerini verdiğimiz gibi tüm boyutları ile geleneği devam ettiren en önemli dominant unsur dildir. Bu olgu hakikat gibi aşikar olmasına rağmen, maalesef Türkiye’de bir zamanlar Inönü gibi devlet adamlarının baş danışmanlığını yapan, Nurullah Ataç gibi şahsiyetler, dilde yapılan dejenerasyonda o kadar ileri gitmişlerdir ki, gelişme, kalkınma, çağdaşlık velhasıl laiklik adına dilimizde bulunan dinsel kökenli kelimelerin tamamen yasaklanmasını dahi teklif etmişlerdir. Çünkü bu zevata göre dili, dini gelenekten arındırmak için ancak ateist bir zeminde anlamını bulabilecek olan laiklik uygulamaları bile yetersizdi. Çünkü onlara göre, yerinde bir tespitle, dilimiz halen Islam kültürünün taşıyıcısıydı, ne de olsa, namaz, abdest, zekat, oruç, cihad, cennet, cehennem, iman, mümin, kafir, münafık, şehit, gazi, şehadet, iffet, namus, edep, haya, ar gibi kavramlar şifahi-sözel olarak aktarıldığından doğal bir süreçte kendiliğinden Islam’ı öğretiyorlardı. Bundan dolayı dilin metafizik anlam ve bağlamlardan tamamen kopartılarak sekülarize olması ön koşul olarak halka dayatılmıştı. Hatta Nurullah Ataç o kadar ileri gider ki, konuşmalarında hayatını ve düşüncesini Türk Milletine adayan Istiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif’e hakaret düzeyinde eleştiriler yönelterek onu köylülükle, bilgisizlikle ve cehaletle suçlar.
Dönemin devlet adamı Ismet Inönü’nün dil ve harf devriminin gerçek amacı ile ilgili beyanı hakikaten çok vahim bir durum arzeder… O, 13-14 Nisan tarihleri arasında yayınlanan Ulus gazetesinde aynen şöyle der: “Harf inkılabı, sadece okuma ve yazma kolaylığı için yapılmamıştır. Harf devrimini biz kültür ve medeniyetimizi değiştirmek için yaptık. Artık eski yazıya dönülmeyecektir. Bunun anlamı “Islam Kültürü” ile artık bağımız kalmadı demektir. Harf devriminin bizlere tesiri ve büyük faydası, söylediğimiz bu kültür devrimini kolaylaştırmasıdır.” (Vedat Sağlam, Batıda Islam Imajı, sayfa 267. Inönü’nün Ulus gazetesinde yayınlanan bazı ifadeleri daha sonra hatıratında sansürlenmiştir: K.Çandarlıoğlu)…
Böyle bir uygulama kesinlikle ateizm’in ders olarak okutulduğu SSCB de bile olmamıştır. Zira Bolşevik devriminin lideri Lenin Ortodoks Hıristiyan kültürünü en ince detaylarına kadar anlatan Gogol, Dostoyevski ve Tolstoy’un eserlerini bile yasaklamamıştır. Kendi dilini, dinini, tarihini, kültürünü ancak hainler, satılık kalemler, ya da metafizik değerleri tamamen yeryüzünden kovmak isteyen Nurullah Ataç gibi alinasyona uğramış bireyler sanık sandalyesine oturtabilirler. (Yazar burada dil ve harf inkılabının mimarı olan M. Kemal’e dokunamaması nedeniyle Nurullah Ataç ve Inönü’yü günah keçisi seçmiş olsa gerek: K.Çandarlıoğlu)
Aksini düşünmek akla zarar bir yaklaşımdır. Türkiye’den başka Dünyanın hiçbir ciddi ülkesinde bu tip bireylere itibar edilmez, saygı da gösterilmez. Fakat bu bireyler bir istisna olarak sömürge ülkelerinde ve Türkiye benzeri memleketlerde ta Cumhurbaşkanlığı baş danışmanlığına kadar yükselebilirler…
Dilin önemine vakıf olan ünlü filozof ve din kurucularından birisi de ta MÖ 6. yüzyılda yaşayan Konfiçyüstür. Bir gün öğrencisi ona Kral-Imparator olsan ne yapardın.? şeklinde bir soru yöneltir. Konfiçyüs hiç tereddüt etmeden “dili düzeltirdim” diye cevap verir. Öğrenci tatmin olmaz ve sormaya devam eder. Niçin? Konfiçyüs bütün bilgeliği ile cevap verir: “Çünkü dil bozulursa kültür bozulur, kültür bozulursa ahlak ve aile bozulur, ahlak bozulursa hukuk ve siyaset bozulur, hukuk ve siyaset bozulursa devlet çöker ve yıkılır.”
harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 3
***
Doğal olarak devletlerini yitiren toplumlar ve milletler, “tarihi tecrübe delili” ile sabittir ki ya tamamen başka toplumların sömürgesi olurlar ya da belli bir zaman dilimi içerisinde tamamen kendi tarihsel ve toplumsal değerlerini kaybederek, kendilerine yabancılaşmak sureti ile başka bir toplumun içerisinde asimile olurlar ve yahut tarih sahnesinden büsbütün silinip giderler.
Evet bu yaptığımız analizleri doğuran sonuçları, dilin bozulması ve yozlaşması süreci, tek başına doğurabilecek güçte olan, en önemli başat etmendir. Bundan dolayı yeryüzünde kalıcı ve sürekli olmak isteyen toplumlar ve medeniyetler dil ve eğitim konularına çok önem vermişlerdir. Ancak ülkemizde bütçeden eğitime ayrılan payın bırakın Avrupa ülkelerini, Libya’dan bile geri olması son derece düşündürücü ve aynı zamanda üzücü bir haidsedir. Hatta ismi Milli Eğitim olan bir bakanlığın kendi milletinin tarihsel ve toplumsal kimliğine uyum içerisinde olan aynı zamanda çağdaşlık ve evrensellik iddiasını içinde barındıran bir eğitim ve öğretim sistemini hayata geçirmekten aciz olması, bu konuda yetişmiş kendi kültür ve medeniyetimizi özümsemiş uzmanlardan yoksun oluşu ve Milli Eğitimi misyoner kılıklı ABD ve Avrupalı uzmanlara teslim etmesi, yani onların fikir ve tavsiyelerine uygun olarak eğitim ve öğretimin programlanması ise tamamen skandal boyutunda bir hadisedir. Koloniler ve sömürgeler hariç dünyanın hiçbir ciddi ülkesinde böyle bir olaya rastlanamaz. ABD, Almanya, Fransa, Ingiltere, Çin gibi ciddi ülkelerin eğitim ve öğretim programlarını bir Türk’ün, bir Iranlı’nın yahut bir Mısırlı’nın düzenlediğini düşünelim, o ülkeleri ne kadar tanıyabilirler ki, faydalı olabilsinler, ya da bu ülkeler böyle bir olayı, böylesine utanç duyulacak bir uygulamayı kabul edebilirler mi.? Bırakın kabul etmeyi bu ülkelerin Milli eğitim politikalarının üretildiği yerlerin kapısından bir yabancı bile geçemez. Zira gayri milli dil ve eğitim politikalarına maruz kalan hiç bir toplum kalkınamaz, gelişemez, yükselemez. Sadece yukarıda da ısrarla vurguladığımız gibi kendi kendilerini sömürgeleştirirler. (self alination) Öyle ki damak zevklerini bile kaybederler.
Günümüzde artık gençler Türk tarihi ve edebiyatı ile aralarının iyi olmadığını, anlamadıklarını söylemektedirler. Çünkü Türk dili o kadar yozlaştırılmış ve buharlaştırılmıştır ki, okullarda öğrenciler adap, edep, ar, haysiyet, şeref gibi kelimeleri bile anlayamamaktadırlar. Diğer taraftan ortalıkta edebiyatçı ve romancı diye geçinen bir takım zevatın apiş arası merkezli, 200 kelime ile yazdıkları eser müsveddeleri de yeni yetişen nesillerin düşünce yetisi, ruhsal gelişimleri ve muhayyilelerine dinamit koymaktadır. Elbette bu durum 70 milyonluk Türkiye’nin bırakın Ingiltere veyahut Fransa’yı 10 milyonluk Çek Cumhuriyeti kadar bile okuyamayan toplum kategorisine koyulmasına neden olmaktadır….
Öyleyse ne yapılmalı?… bizim naçizane kanaatimiz odur ki, ilk önce toplumun yeni yetişen nesillerin kendi gelenek, kültür ve medeniyeti ile tekrar ilinti kurabilmeleri için tüm liselerde mutlaka Osmanlı Türkçe’si ve Islam medeniyetinin ilim dili olan Arapça ders olarak okutulmalıdır. Dikkat edilirse Osmanlıca demiyorum zira Osmanlıca diye ayrı bir dil yoktur, var olan Arap harfleri ile yazılan Osmanlı Türkçe’sidir. Osmanlıca diye ayrı bir dil olduğunu söyleyenler, hem ilmi değildirler hem de art niyetli olarak bu konuda halkı aldatmaya yönelik gayret ve çaba içerisindedirler. Örneğin Latin harfleri ile yazıldığı için günümüz Türkçe’sine Latince demiyorsak ki, bu yaklaşım doğru olmaz, Arap harfleri ile yazıldığı için dedelerimizin konuştuğu Türkçe’ye birisi çıkıp da Arapça ve yahut Osmanlıca derse bu tamamen gayr-i ilmi bir yaklaşım olur…
Binaenaleyh başkalaşma ve yabancılaşma başladığı zaman bizi tarih sahnesinde var kılan kendi kültür ve medeniyetimizi korumak neredeyse imkansız bir hale gelecektir. Şüphesiz günümüz Türkiye’sinde yabancı dilde eğitim ve öğretim bu başkalaşım ve yabancılaşmayı (alinasyon) tetikleyen, besleyen en önemli temel dinamiklerdendir…
harf inkilabi atatürk dil devrimi kemal atatürk harf devrimi, osmanlica zorunlu ders, osmanlica okuma yazma oranlari lütfi özsahin 4
***
Bir dilin yozlaşma, buharlaşma ve anlam daralması nedenlerinden dolayı, ölü diller arasına katılması o dili konuşan milletin kurduğu devletlerin çökmesinden daha vahim bir olaydır. Zira devlet çöktüğü zaman uygun bir zaman ve zeminde bir çok kavmin yaptığı gibi devleti tekrar tekrar kurmak mümkündür. Biz Türkler bu konuda çok başarılıyızdır. Ancak dilin ölümü topyekün bir milletin uygarlığının ve kültürünün yok olması anlamına geldiği için o uygarlık ve kültürü temsil eden milletin de ebediyete kadar tarih sahnesinden yok olması ile eş anlamlıdır. Daha açık bir anlatımla bir milletin ve toplumun dilini muhafaza etmesi, devletin dahil tüm maddi ve manevi değerlerini korumasını kendiliğinden kapsamaktadır. Örneğin Roma Imparatorluğu tarih sahnesinden, yani bir devlet aygıtı olarak silindiği halde, Latince sayesinde Antik Yunan, Roma kültürü, sanatı, müziği, edebiyatı velhasıl hukuku halen farklı şekillerde yaşamaya devam etmektedir. Bundan dolayı 16’nın üzerinde devlet kurmuş olan Türk milleti eğer dilini kaybetseydi bugün Türk milletinden ve uygarlığından bahsetmek asla mümkün olmayacaktı. Sadece Sümerler, Akadlar ve Hititler kadar bahsedilebilirdi. Öyleyse yapılacak olan tek bir şey var o da sıfatı ve statüsü ne olursa olsun, sorumluluk sahibi her Türk vatandaşının aklını başına devşirmesidir.”

**********

KAYNAK:
Prof. Dr. Lütfü Özşahin, Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog, Rağbet Yayınları, Istanbul 2005, sayfa 146-154. (Yazıyı kısalttık)

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:
www.belgelerlegercektarih.com
*
*